Usandıracak kadar ayrıntılı sorularla hayatı öğrendiğimiz halde, her şeyi bilen babamızın soruları biz büyüdükçe artık bize sıkıcı gelmeye başlıyor. Müdahale etmese, soru sormasa ne iyi olur dediğimiz zamanlar çok oluyor artık. Biz ondan daha iyi biliyoruz ya her şeyi. Zaman artık onun zamanı değil ya... Teknoloji gelişti ya... Her şey değişti ya... Dövme yaptırmak, kulağa 3 delik açtırmak artık moda… Ne anlar babamız tüm bunlardan…
Oysa ne zaman ki babanızı kaybediyorsunuz, işte o zaman gerçekten büyüyorsunuz. Çünkü çınarın gölgesi ve yaprakları yok artık üzerinizde. Sizi fark etmediğiniz halde güneşten koruyormuş meğer o gölge ve yağmurdan o çınarın yaprakları. Siz de aile kuruyorsunuz, baba ve anne oluyorsunuz, sizin de gölge yaptığınız ve koruduğunuz birileri oluyor ama o önceki muhteşem gölgeyi çok arıyorsunuz.
Babanızın vefatında büyüyorsunuz... Artık soru soracağınız, öğreneceğiniz, azarını duyacağınız, takdirini alacağınız, akşam eve dönerken yolunu gözleyeceğiniz, korkacağınız bir babanız yoksa büyüyorsunuz. Yarınınızdan sorumlu tuttuğunuz, her istediğinizi almak zorunda olan o kişi yoksa artık... Hep sessiz sessiz ağlayan, suskunluğu seven, en zor dönemde bile yıkılmaz görünen, sırtınızı dayadığınız çınar ağacınız yoksa artık... Büyüyorsunuz o zaman işte..
Savaşın ortasında komutansız olmaktır babasız olmak..
Okyanusun ortasında bir gemide Kaptansız kalmaktır…
Kaç yaşınızda olursanız olun babanız yaşıyorsa hala çocuksunuz...
Yaklaşan Babalar gününüz siz ve babalarınız için kutlu olsun…
Tarafıma tesadüfen ulaşan bu yazıda kaynak belirtilmemişti. Bu nedenle okuyup çok beğendiğim bu yazıyı burada sizlerle paylaşırken kaynağını belirtme şansım olmadı. Ancak yazan her kimse gerçekten çok güzel ifade etmiş...
Babamı ebediyete yolcu edeli bugün tam 35 gün oldu. Sizlerle paylaştığım yazıdaki ifadeleri, deyim yerindeyse burnum sızlayarak okudum. Eskiden babamla yaptıklarımız geldi geçti aklımdan...
BABASIZ KALMAK GİBİ BAŞKA BİR ACI: "Vatansız kalmak..."
İstiklal Savaşı'nda nice kanlar dökülerek, nice canlar verilerek kazanılan bağımsızlığımız, bugün herhangi bir tehdit ve sıradan bir tehlikenin de ötesine geçmiş durumdadır. Atamızın Türk Gençliği'ne hitabında belirttiği gibi, bugün memleket dahilinde iktidara sahip olanlar, gaflet, delalet ve hatta hıyanet içindedirler. Yurdun her köşesi bilfiil yabancılara yok pahasına satılmakta, ülkemizde sistemli ve programlı bir yabancılaştırma hareketi yürütülmektedir.
Diğer taraftan din bezirgânlığı almış yürümüş, bugüne kadar Türkiye'de hiçbir iktidar döneminde görülmeyen dinci kadrolaşma had safhaya çıkmıştır. Tarikatların AKP hükümetiyle olan ilişkileri laik ve Atatürkçüler tarafından sorgulanmaya başlanmış, ancak hükümetin borazanı olan medya ve satılık kalemler bu durumu görmezden gelerek bilfiil karşı cepheyi oluşturmuştur. Dahası bazı yayın organları üzerinden tehditler, şantajlar, dinlemeler, hatta hedef göstermelerin bile yapıldığı bilinmektedir.
9 Haziran 2008 Pazartesi gecesi, geç saatlerde Kanal-1'de yayınlanan Fatih Altaylı'nın Teketek programına takılıp kaldım. Programda türbanlı üniversite öğrencileri, türbana karşı olan bir kız öğrenci ve liberal kanattan bir hanım davet edilmişlerdi. Liberal hanım, özgürlüklerden yana bir tavır sergileyerek türbanın kamusal alanda serbest bırakılabileceğini savunuyordu. Türbanlılardan bir tanesi, kamusal alanın evden dışarı çıktığın anda başladığını, türbanın evde kullanılmayacağını söyledi. Atatürkçü genç kızımız ise yalnız başına laikliği, hukuk devletini ve Atatürkçülüğü savunuyordu. Konukların sayıca dağılımına bakarak, programın ismini Teketek yerine Üçe Bir şeklinde değiştirmek ve Altaylı'nın yaptığı şeyin dürüst ve hakkaniyetli olmadığını söylemek yanlış olmaz...
Bu program içinde Altaylı'nın önemli bir sorusu vardı. Kapalı kızlara "Humeyni'yi seviyor musun?" diye sordu. Kızlar hiç tereddütsüz "evet" karşılığını verdiler. Ama asıl önemli olan sorunun ikinci kısmı idi: "Peki ya Atatürk'ü seviyor musun?". Kısa bir sessizlik ve bocalamadan sonra, kızlardan biri aynen şunu söyledi: "Eğer başım derde girmeyecekse, hayır sevmiyorum!".
Olayın koptuğu nokta da budur işte! Sen; baskıcı, dayatmacı, şeri hükümlerle yönetilen İran'ın dini lideri Ayetullah Humeyni'ye ilân-ı aşk edeceksin; ama senin bu topraklardaki varlığını koruyan, hattızatında dinini - imanını teminat altına alan Mustafa Kemal Atatürk'ten nefret edeceksin! Neymiş efendim? Atatürk, bağımsızlığımızı Türkiye'de laik rejimi kurayım diye kazanmamışmış! Kurtuluş Savaşı, dini duygularla ve iman gücüyle kazanılmış bir savaşmış. Sanki Atatürk ve bugünkü Atatürkçüler, Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasının ardında yatan iman gücünü yadsıyorlarmış, inkâr ediyorlarmış gibi, utanmadan bunları söylüyor rejim düşmanları... "Ben size ölmeyi emrediyorum!" diyen bir komutana binlerce askerin itaat etmesi, bu yobazlara göre nasıl açıklanabilecek bir duygudur, çok merak ediyorum?
***
Uzun lafın kısası, Türkiye'nin çok yakınlarda enteresan gelişmelere gebe olduğunu söylemek için ulemâ olmaya gerek yok. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile bizim Anayasa Mahkemesi'nin türban konusunda aldıkları son kararların artık bu konuya son noktayı koyması gerekir ve beklenirken, şimdi de bu örümcek kafalılar, kendi TV ve gazeteleri üzerinden, yargının ve hukukun meşruiyetini tartışmaya başladılar. TSK'yi yıpratmaya çalıştıkları gibi, şimdi de hukuk devletini yıpratmaya çalışıyorlar. Kısa mesaj servisleri kullanılarak yapılan çeşitli telefon anketlerinde katılanların yüzde bilmem kaçının Anayasa Mahkemesi'nin türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasıyla ilgili yasanın iptali kararını doğru bulmadığı; bu kararla Türkiye'de cüppeli devrim yapıldığı gibi dezenformasyon yayılmaya çalışılıyor.
Bunların hepsi tam bir saçmalık! Anayasa Mahkemesi'nin bu kararı göstermiştir ki, Türkiye'de sistemi koruyan bir mekanizma vardır ve bu mekanizma her şeye rağmen hâlâ çalışmaktadır! Bu son derece önemlidir. Bir diğer önemli konu da bu sistemin çalışmasını sağlayan kişi ve kurumları, can pahasına bile olsa koruyup kollayarak; daha önce yaşanan bazı acıların neden olabileceği büyük öfkenin, bu defa toplumun geniş kesimlerine yayılması gibi bir tehlikenin önüne geçilmesidir.
Türkiye'nin büyük bir kutuplaşma tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu görmezden gelemeyiz. Sokaktaki vatandaştan tutun, dairedeki memura, üniversitedeki öğrenciye kadar herkes birbirine karşı cephe alacak bir neden buluveriyor. Eskiden yeni tanışmakta olan insanların birbirlerine ettikleri iki kelamdan birinin "nerelisin?" sorusu olduğunu hatırlayanınız var mı? İşte biz emperyalizmin ve içerideki işbirlikçi oligarşinin eliyle o günlerden bugünlere getirildik ne yazık ki.
Ayrışma ve kutuplaşma Türkiye için günümüzde ve -eğer varsa- geleceğimizde çok ciddi bir tehlikedir. Bu tehlikenin bir an önce giderilmesi için AKP'nin ve benzeri zihniyete sahip olanların ömür boyu siyasetten men edilerek tasfiyesi desteklenmektedir.
Peki ya özgürlükler, ya demokrasi?
Ona da şu cevabı verelim o halde:
Yeryüzünde hiçbir rejim, kendisini özsistemleriyle yıkmaya çalışan düşünce ya da oluşumlara hoşgörüyle yaklaşacak kadar demokrat ve özgürlükçü değildir...
Sevgi ve Saygılarımla
Sadun OKYALTIRIK
0 yorum:
Yorum Gönder