Ey Türk Gençliği!Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir... Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

31 Aralık 2007 Pazartesi

ÜÇLEME: HUDSON ENSTİTÜSÜ, BUSH ve AKP...

11-16 Haziran 2007 tarihleri arasında Amerikan Hudson Enstitüsü’nün Türkiye senaryosunda, dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Tülay Tuğcu’ya bir suikast senaryosu ve terör örgütü PKK'nın İstanbul'daki kanlı bir saldırısı sonucunda çok sayıda insanımızın hayatını kaybetmesi ve Kuzey Irak'a askerî harekât gibi kurguların üzerinde durulmuştu. “Think tank” adı verilen fikir üreten kuruluşların çoğunlukla basına kapalı olarak yapageldikleri diğer benzerleri gibi, bu toplantının da ilk bakışta sıradan görüntüsüne rağmen, birtakım sıcak gelişmelerin Türkiye’yi sınır ötesi operasyona mecbur bırakması durumunda neler olabileceğinin konuşulduğunu basından hep birlikte takip etmiştik...

Mâlum senaryoda, 18 Haziran 2007'de Beyoğlu'nda patlayan canlı bomba, turistlerin de arasında bulunduğu 50 kişinin ölümüne, 200 kişinin yaralanmasına neden oluyor. Eylemi PKK'nın yaptığı dedikoduları yayılıyor. Tahkikat sonucunda, saldırganın Kuzey Irak'ta eğitim gördüğü açıklanıyor. Bu olayı takiben 24 Haziran 2007’de ise Anayasa Mahkemesi Başkanı öldürülüyor, mitingler düzenleniyor ve ordumuz Irak'a giriyor.

Bu toplantıda, katılımcıların cevaplamaları için aşağıdaki sorular hazırlanmıştı:
  • Sınır ötesi harekâta Irak'ın komşuları, İsrail, Arap Ligi ne der?
  • AB üyelik görüşmeleri sona erer mi?
  • Türkiye'nin bölgede başarılı bir harekât yapması ne kadar mümkün?
  • Taraflar ne kadar kayıp verir?
  • ABD Kongresi, Türkiye'ye yaptırımlar uygulanması önerisinde bulunur mu?
Bush yönetimi yanlısı olduğu bilinen Hudson Enstitüsü, basına kapalı olarak gerçekleşen ve “Turkey Workshop (Türkiye Semineri)” adını verdiği bu beyin fırtınasında nihayet elindeki kartları açıyor ve senaryoya farklı boyutlar getiriyor:
  • Saldırıyı gerçekleştiren teröristin Suriye'deki Hizbullah kampında eğitildiği ortaya çıkarsa?
  • Peki ya sorumlu PKK değil de El Kaide örgütü ise?
  • Türk ordusu, İsrail ajanlarının PKK'lılarla çekilmiş videolarını ve MOSSAD eğitim kılavuzlarını bulursa?
  • Türk askerinin öldürdüğü peşmergeler arasından onlara eğitim veren bir ABD'li subay çıkarsa?

Bilim kurgu filmlerini izleye izleye bugün cep telefonu ile konuşur hale geldiğimize bakılırsa, ya bizim Uzay Yolu’nu izlediğimiz çocukluk yıllarımızda aslında cep telefonunun icad edildiğini, ama ortaya çıkarılmadığını, ya da bu kurguların kısmen de olsa uzak ihtimaller olmadığını söylememiz mümkündür. Diğer bir ifade ile yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan? Enteresan olan şu ki, söz konusu toplantıdaki kurguda aynen şu olaylar yer almaktaydı:

  1. 23 Haziran'da İran, Suriye'ye malzeme taşıyan kamyonlarına ulusal sınırları içinde PKK tarafından saldırı düzenlendiğini açıklıyor. PKK'nın bu eylemi ABD talimatıyla gerçekleştirdiğini iddia ediyor. Tahran yönetimi kızgınlık içinde, Türkiye'ye, PKK'ya karşı bir harekâtta destek öneriyor.
  2. 24 Haziran'da Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu'ya intihar saldırısı düzenleniyor. Tuğcu, ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılıyor ve bir gün sonra vefat ediyor. Bombanın Beyoğlu'nda patlayanla aynı olduğu tespit ediliyor.
  3. Genelkurmay Başkanlığı ve Türk İçişleri Bakanlığı olayın sorumlusunun PKK olduğundan eminler; Kuzey Irak’a harekât kararı veriliyor; Amerikan yönetimi operasyona soğuk... ABD Dışişleri, Türkiye’yi soğukkanlı olmaya davet ediyor...
  4. Genelkurmay Başkanlığı, Kuzey Irak'taki belirli bölgelere saldırı kararı alıyor...
  5. Bağdat büyük tepki gösteriyor. Amerikan Dışişleri Bakanlığı bu harekâtın Türkiye'nin güvenliğini azaltacağını belirtiyor. Beyaz Saray, Türkiye'nin kendini savunma hakkı olduğunu kaydediyor.

Katılımcılara sorulan sorular arasında benim özellikle ilginç bulduğum, İran’ın PKK ile mücadeleye vereceği destek ve İran’la ilişkiler üzerine olan soru... Hudson Enstitüsü’nün Bush yönetimine yakınlığı ve desteği bilindiğine göre, bu senaryoların bir beyin fırtınasının da ötesinde bazı anlamları olması gerekmiyor mu? Bu senaryoyu bugün değerlendirdiğimizde şöyle bir durup da düşünmüyorsak, burada ciddi bir problem var demektir, zira sözde senaryo incelendiğinde, bütün bunların önceden bilinen olaylar olduğu yolunda bağlantılar dikkat çekmektedir. Buradan hareketle, AKP’nin Türkiye’de iktidara nasıl geldiği, laik cumhuriyetin tüm kurumlarıyla nasıl kavgalı hale geldiği ve Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilişkilerinin gözden geçirilmesinde, resmi görebilmek adına büyük fayda bulunmaktadır.

Her şey bir tarafa, iyi ama bu tür toplantılar basına kapalı olduğu halde, nasıl oldu da içeride konuşulanlar basına sızdı? Bu konuda Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, AKP'nin medya kuruluşlarına yaptığı ve hâlen de yapmakta olduğu baskı ve sansüre rağmen, "Medya bizden çok daha hür. Bizler hukuki kısıtlamalarla ve resmi bilgilerle hareket ediyoruz. Medya görevini en iyi şekilde yapıyor. Onların bu serbestiyetinin bizde olması beklenemez" karşılığını vermişti. Daha sonra, her ulusal davaya karşı duyarlılığıyla tanınan (!) AKP hükümeti bu konuda da tepki göstermekte gecikmemiş; AKP’nin önde gelenleri, Türkiye’den de bu toplantıya katılan askeri yetkililer olduğunu, ancak bu katılımcıların söz konusu toplantıda konuşulanlara tepki göstermediklerini ve toplantıyı terk etmediklerini söyleyerek Genelkurmay’ı bu konuda bir açıklama yapmaya davet etmişlerdi... Yorum sizlerin!

Genelkurmay Başkanlığı'nın internet sitesinde 20 Haziran 2007 tarihinde yapılan BA- 16 / 07 no’lu açıklamada “söz konusu toplantıda TSK personelinin de bulunmuş olması öne çıkarılarak, senaryonun TSK ile ilişkilendirilmeye çalışıldığı ibretle ve üzüntüyle izlenmektedir” denilmektedir. İşte Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklaması:

  1. 04 Haziran 2001 tarihinde kurulmuş olan Genelkurmay Stratejik Araştırmalar ve Etüd Merkezi (SAREM) Başkanı, diğer ülkelerdeki benzerlerinin yaptığı gibi bazı düşünce kuruluşlarının yapısı ve çalışma yöntemleriyle ilgili bilgi alışverişinde bulunmak amaçlı olarak, çok daha önceden planlı bir ziyaret çerçevesinde 11-16 Haziran 2007 tarihleri arasında ABD'de bulunmuştur. Bu ülkedeki beş ayrı düşünce kuruluşunu ziyaret kapsamında, anılan düşünce kuruluşu da ziyaret edilmiştir. Ancak bu ziyaret kesinlikle yapılan toplantı ile ilgili değildir. Önemli bir gazetenin ABD muhabirliğini yapan ve bu konuda yeterli tecrübesi olması gereken bir muhabirin bu olayı saptırır tarzda haberler yapması, TV kanallarında yanlış yorumlarda bulunması maksatlı bir girişim olarak görülmüştür. ABD'yi ziyaret eden SAREM Heyeti, diğer düşünce kuruluşlarına yaptığı planlı ziyaretler nedeniyle, anılan kuruluşa öğle yemeğine yakın bir zamanda gidebilmişler ve söz konusu toplantının yemekten önceki son kısmına çok kısa süreli olarak ve izlemek amacıyla katılabilmişlerdir. Bu süre içinde, habere konu olan senaryo ile ilgili hiçbir konuşma olmamış ve ziyaretçi durumunda olan SAREM üyeleri hiçbir yorumda bulunmamışlardır. Daha sonra yemeğe geçilmiş, yemek ve sonrasında iki düşünce kuruluşunun çalışma şekilleri üzerinde bilgi alışverişinde bulunulmuştur.
    SAREM Heyetinin ABD'ye yapacağı ziyaret kapsamında diğer düşünce kuruluşlarıyla olduğu gibi bu kuruluşla da temas kurularak genel anlamda ziyaret programı üzerinde mutabakat sağlanmış, ancak hiçbir şekilde söz konusu toplantı için, senaryoyu da içeren bir davet alınmamıştır. Ayrıca anılan toplantıda bir Kürt grubun liderinin oğlunun da bulunması tamamen bir tesadüf olup, SAREM Heyetinin bu kişiyle hiçbir şekilde teması olmamıştır.
  2. Washington Silahlı Kuvvetler Ataşesi, yapılan toplantıya şifahi bir şekilde davet edilmiştir. Ataşeliğe toplantı öncesi senaryo ile hiçbir bilgi ve belge verilmemiştir. Ataşe bu toplantıya Genelkurmay Başkanlığının izni ile katılmıştır. Bu katılım, ataşelerin doğal görevlerinden biridir ve toplantı sonuçları Genelkurmay Başkanlığına raporla bildirilmiştir.
  3. Toplantının asıl tartışılacak kısmı olan; "Irak'a Yapılacak Müdahaleye Muhtemel Tepkiler" konulu çalışma iki saat süre ile devam etmiş, bu süre boyunca askeri ataşemiz, Türkiye'nin Irak'a yönelik bilinen görüşleri dışında hiçbir ifade kullanmamıştır. Toplantıyı gündeme taşıyan basın mensubu tarafından iddia edilen: "Türkiye'ye teslim edilmesi düşünülen teröristlerle ilgili haber" tamamen hayal ürünü olup, yalanı yalanla örtme ve hedef saptırarak kurumları karalama amacını taşımaktadır. O nedenle bu konu, söz konusu gazetecinin açıklık getirmesi gereken bir husus olarak görülmektedir.
  4. Yukarıda özetlenen gelişmeler, Hudson Düşünce Kuruluşu yetkilileri tarafından yapılan müteaddit açıklamalarla da doğrulanmıştır. Ancak, toplantıda ele alınan asıl konunun değil de söz konusu hayali senaryonun geniş şekilde tartışılması, bu olayın bazı odaklar tarafından bilinçli olarak tırmandırıldığı izlenimini vermektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından da kabul edilmesi mümkün olmayacak böyle bir senaryodan yola çıkılarak yapılan açıklama ve yorumların hangi amaca hizmet ettiği, üzerinde düşünülmesi gereken bir husus olarak değerlendirilmektedir.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

AKP iktidarının, kendi sorumluluğundaki olayları aslında TSK’nın üzerine yıkıp ordumuzu ve askerimizi yıpratma konusunda ne kadar üstün bir manevra kabiliyetine sahip olduğunu, daha önceki sınır ötesi operasyon tartışmalarından da hatırlamak mümkün. Önce “makam” lafını bile kullanmadan “TSK bana bağlıdır” şeklinde caka satacaksın, sonra da çıkıp “TSK isterse yetki veririz” beyanında bulunacak, siyasi iradeni ortaya koymaksızın sorumluluktan kaçacaksın ve topu Türk Silahlı Kuvvetleri’ne atacaksın...

Eğri oturup doğru konuşalım... Türk Silahlı Kuvvetleri, kendi görev sorumluluğunun haricinde bugün bir de Türkiye’deki iktidar boşluğundan doğan açığı kapatmada önemli roller üstlenen, Laik Cumhuriyet’in elde avuçta kalan tek saygın kurumudur. TSK, bugün Dışişleri'nin açığını da önemli oranda kapatmaktadır.

Tarihimizde ordumuzun ve askerimizin yıpratılmak istenmesinin örneklerinin birden fazla olduğunu biliyoruz. Soğuk savaş taktikleri ile ne yazık ki geçmişte de siyasi iktidarlar ve gazeteler bu yolda çalışmışlar; ordumuzu, askerimizi yıpratmak için gayret sarfeden emperyalist güçlerle işbirliği yapmışlardır. Bunun yakın tarihimizdeki son örneği Damat Ferit Hükümeti ve Ali Kemal Basını’dır. Mevcut durumun, geçmişte yaşananlardan ne farkı var?

TSK’nın yıpratılmak istenmesinin altında yatan temel neden, ordumuzun tarihin bütün dönemlerinde ülkemizin koruyucusu, bağımsızlığımızın garantisi olmasıdır. Emperyalizme hizmet eden, dış güçlerden medet uman içimizdeki oligarşi, iktidarıyla, medyasıyla TSK’yı tamamen saf dışı bırakmayı hedeflemektedir. Emperyalist devletler, kendi hedeflerine ulaşabilmelerinin ancak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yıpratılarak zayıf düşürülmesine bağlı olduğunu bilmektedirler. Bu oyunun son sahnesinde, AKP Hükümeti, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarıyla emekli subaylarımıza konuşma yasağı getirmek istemektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri mensup ve emekli subaylarımızın Türkiye Cumhuriyeti’nin birer vatandaşı olarak politik görüşlerini demokratik platformlarda beyan etmeye en az herkes kadar hakları bulunmaktadır.

Hudson Enstitüsü’ndeki kuramsal yaklaşımlardan yükselen kokular, bu işin içinde de bir işbirliği olduğunu duyumsatmaktadır. İşbirliğinden kasdedileni o kadar ırakta (!) aramaya da gerek yok, burnumuzun dibinde işte: Bir yandan eski Meclis Başkanı Arınç, diğer yandan eski Dışişleri Bakanı şimdiki “onbirinci” Gül, başka bir taraftan Başbakan Erdoğan... Hepsi birden ağız birliği etmişçesine TSK’nın üzerine yükleniyorlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olarak Recep Tayyip Erdoğan çıkıyor, sayısını kendisinin de bilmediği “içerideki 500 teröristi hallettin mi ki, dışarıdaki 5000’iyle uğraşacaksın?” gibi bir ifade kullanıyor. “İçerideki 500 terörist” yaklaşımı da son derece ilginç değil mi sizce de? Hudson senaryoları mı yoksa, Recep Tayyip Erdoğan’ın 500 terörist konusunda bir bildiği mi var?

Sadun Okyaltırık
Cumhuriyet Halk Partisi, Kadıköy İlçe Teşkilatı
31 Aralık 2007

29 Aralık 2007 Cumartesi

LAİK CUMHURİYETİN TEMELİ

Bugün Türkiye, ne yazık ki, tarihte emsali görülmemiş bir kuşatma altında. Nice şehitler vererek, nice özverilerle kurulmuş Cumhuriyetimiz, bugün, iç ve dış tehditlerin altında varolma mücadelesi veriyor. En acısı, dış tehditlerin iç unsurlarca destekleniyor olması. Bu iç unsurların hiçbir cezaya çarptırılmaması nedeniyle vatana ihanet hiç bu kadar ucuz olmamıştı.

Kimileri tepki gösteriyor bu “vatana ihanet” lafına. “Yükselen ulusalcı akımın da etkisiyle pek de sık telaffuz edilir oldu” diyorlar. Bir tarafta İslamist politikalar, diğer tarafta AB ve ABD destekli PKK terörü, başka bir tarafa bakıyorsunuz; küreselleşmenin gereği olduğu söylenen, ama aslında emperyalizmin ürünü olan ve içeride de oligarşinin desteklediği yabancı sermaye... Hem topraklarımızın fillen satılması suretiyle, hem de bankacılık ve finans sektörümüzün, fabrikalarımızın, iletişim sektörünün, akaryakıt sektörünün yabancılara peşkeş çekilmesiyle hızla kaybettiğimiz milli varlıklarımız... Bunların yok pahasına satışından elde edilen kaynaklarla ülkeye tek bir çivi bile çakılmadı, hiçbir yatırım yapılmadı. Bu yüzden işsizlik aldı yürüdü. AB mallarının ithalatında herhangi bir kısıtlama bulunmazken, bizim TIR’larımıza AB tarafından kota uygulanmaktadır. Türkiye’nin AB’ye ihracatındaki kotalar yetmezmiş gibi, aynı zamanda üçüncü ülkelerle yapılan dış ticarete de kısıtlamalar söz konusudur. AB’ye girebilmek uğruna, bunların her türlü dayatmasına boyun eğeceksiniz... Böyle bir iktidar anlayışı olamaz!

Gazete arşivleri açılıp da Recep Tayyip Erdoğan’ın son 12 yıldır söyledikleri ortaya dökülürse, ülkeyi hangi zihniyetin yönettiği çok net biçimde anlaşılacaktır. İktidara gelmeden hemen öncesine kadar “biz değiştik” diyenler, iktidara geldikten sonra “İslami görüşler değişmez” diyerek kadrolaşmanın en uç örneklerini temsil etmektedirler. AKP iktidarının kadrolaşmasının en tehlikeli boyutu Türkiye’deki laik düzeni tehdit etmesidir. Kamu kuruluşlarına 20 binden fazla laiklik ve Atatürkçülük karşıtı insan yerleştirmişlerdir.

Hatırlarsanız; Abdullah Gül’ün eşi Hayrinüsa Gül, türban nedeniyle Türkiye’yi AİHM’ye şikâyet etmiş ve Kasım 2002'de AKP iktidara gelip de Abdullah Gül başbakan olunca bu şikâyetini geri almıştı. Konu ve sebep her ne olursa olsun, kendi ülkesini yabancı bir hukuk merciine şikâyet edebilen zihniyet vatanperverlikle hiçbir şekilde bağdaşamaz. Bu tavır içine girenlerin de vatanperver duygular içinde olduğundan şüphe edilmelidir.

Aradan geçen yılları takiben AİHM’nin türban konusunda aldığı bir karara Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Sana mı kaldı türban konusunda karar vermek? Bu ulemanın işidir. Ulema ne diyorsa o olur” şeklinde çıkışmıştır. Laik Türkiye Cumhuriyeti’nde ulema ne diyorsa o olacak, öyle mi?!

Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, Abdullah Gül ve diğerleri... Bunlar Türkiye’yi temsil eden insanlar... Biri gidiyor Almanya Başbakanı’na “sen ne kadar maaş alıyorsun? Ben aldığım maaşla geçinemiyorum” diyor, Airbus ihalesinde açıkça rüşvet olarak otobüs istiyor, ABD gezisinde “ABD’de özgürlük anlayışı var ama benim ülkemde yok” diyerek ülkesini Amerikalılara şikâyet ediyor; diğeri resmi bir ziyaret için bulunduğu Moskova'da Rus yetkililerin yanında Lenin’in müze halindeki mozolesini gezip gezmeyeceğini soranlara "Kendisini ölü görmek çok güzel" yanıtını vererek büyük bir diplomatik gafa imza atıyor. Devlet adamlığı ciddiyet ister istemesine de vermeyince Mâbud, neylesin Dâvud?..

Bülent Arınç’ı da tarih; 23 Nisan resepsiyonu davetiyelerine eşinin adını neden yazdırmadığını soran gazetecilere 14 Nisan 2004’te verdiği cevapla hatırlayacak: “Bunun karşılığı şeyini şey ettiğimin şeyidir. Bunu bana tekrar niye soruyorsunuz?” Aynı Arınç, 16 Nisan 2007’de de yeni seçilecek cumhurbaşkanının sivil ve dindar olması gerektiğini söylemişti. Aynı Recep Tayyip Erdoğan’ın tâ 5 Şubat 1996 tarihli Akit Gazetesi’nde yayımlanan “Cumhurbaşkanı’nın imam hatipli olacağı günler yakındır” sözleri gibi...

Son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Atatürk’ün makamına oturtmayı düşündükleri isimlerin, yıllardan beri süregelen rüyaları olduğu su götürmez bir gerçektir.

Türkiye’de ilk kez bir iktidar partisi, devletin tüm kurumları ile kavgalı olmuş ve sistemin tıkanmasına neden olmuştur. Hukukun üstünlüğünün savunulduğu ülkemizde, “bizim her şeyimiz yasal” diyerek şeriat hukukunu adres göstermişlerdir! Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı olan Recep Tayyip Erdoğan, Danıştay’ın türban kararı konusunda: “Efendi sen kim oluyorsun, buna mecelle (şeriat hukuku) karar verir” deme cüretini gösterebilmiştir. Hatırlayacak olursanız, bu söyleminden birkaç hafta sonra, işareti alan şeriatçı bir terörist Danıştay’ı basarak türban kararını veren Danıştay üyelerini silahla taramış ve Danıştay üyesi bir hakimi öldürmüştü. Yine Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmayan yüzlerce atamanın vekaletlerle yürütülmesi konusunda “Biz hukuka aykırı bir şey yapmıyoruz. Mecelle’de (şeriat hukuku) böyle bir kaide var” şeklinde beyanlarda bulunmuşlardır.

AKP iktidarının yapmaya çalıştıklarının “vatana ihanet” dışında başka bir adı varsa, buyrun siz söyleyin. Bunların yaptıklarının yanında, insan, bu ülkede nice idam cezalarının bir hiç uğruna infaz edildiğini düşünmeden edemiyor...

Ülkemizdeki dinci akımın en ürkütücü oyunu, maalesef eğitim üzerinden oynanmaktadır. Fethullah Gülen Cemaati, Süleymancılar gibi çeşitli cemaatler, üniversite adayı başarılı gençleri ve üniversite öğrencilerini, bir tür burs vererek elde etmenin yöntemini bulmuşlar. Bunlar, üniversite gençlerinin sadece eğitim giderlerini karşılamakla kalmıyor, aynı zamanda kalacak yerlerini de ücretsiz ya da çok düşük bir ücret karşılığında temin ediyorlar. Bu amaca özel olarak evler hazırlıyorlar ve okullara kayıt yaptıran gençleri bu yolla cemaatlerine çekiyorlar. Bundan sonrası da zaten malum. Çok az istisna dışında öğrenci yurtları da aynı amaca hizmet edecek şekilde örgütlenmiş durumda.

Ülkemizin geleceği olan gençler göz göre göre yitiriliyor. Atatürk ilkelerine ve laik cumhuriyete bağlı, aydın, ilerici gençlik bu yöntemlerle yok edilerek ülkemiz karanlığa doğru sürüklenmek isteniyor.

Bir ülkeyi yok etmenin yolu artık parasal ve stratejik güçten geçmektedir. Eskisi gibi topla, tüfekle, o da olmadı süngüyle, kılıçla yiğitlik olmuyor artık. Ekonomik açıdan güçlü ülkeler, hem parasal imkânlarıyla, hem de, bizim gibi ülkelerin en temel değerleri üzerinde oynadıkları oyunlarla, halkların ulvî duygularını (din sömürüsü) istismar etmekle politik zaferlere imza atma yarışı içindeler.

Emperyalizme ve içerideki destekçilerine karşı koymak, sadece ve sadece milli değerlerimize sahip çıkmakla mümkündür. Laikliğe ve Atatürkçülüğe bağlı kalmak, tüm siyasi uygulamalarda Atatürk ilkeleriyle (Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Devrimcilik) aynı yönde hareket etmek, şu anda ülkemizin içinde bulunduğu işgal ortamının ortadan kaldırılmasını ve her konuda tam bağımsızlık sağlayacak tek yoldur.

Sadun Okyaltırık
CHP Kadıköy İlçe Teşkilatı Üyesi
30 Haziran 2007

TÜRKİYE’DE MİLLETVEKİLİ OLMAK

Ülkemizde milletvekili, yani Türk Halkı’nı TBMM’de temsil edecek vekillerin seçiminin, siyasi partiler üzerinden yapılmakta olması temsili demokrasi açısından bir zaafiyeti de beraberinde getirmektedir. Bu nedenle milletvekillerinin doğrudan doğruya halkın oylarıyla seçilmesi gerekmektedir.

Türkiyemiz’deki mevcut seçim düzenlemeleri içerisinde, milletvekili aday adayları, parti genel meclisleri tarafından öncelikle aday olarak belirlenmekte ve parti meclisleri tarafından belirlenen adaylar da listelerde sıralamaya tabi tutulmaktadır. Aday adaylığından başlayan sistemin doğruluğunun ve tutarlılığının kendi içinde tartışılması gereği bir tarafa, listelerdeki sıralamanın hangi mantığa göre yapıldığı, bu sıralamanın belli kural ve kriterleri olup olmadığı da ayrı bir soru işaretidir. Aday listeleri, çoğunlukla parti genel başkanlarının uhtesinde, ne kadar özen gösterilirse gösterilsin, anti-demokratik bir biçimde oluşturulmaktadır. Mevcut sistem dahilinde, bir milletvekili adayı olarak listeye girmek de seçilebilmek için yeterli olmamakta, listenin başındaki adayların seçilmesi kaçınılmaz olmaktadır.

Bir sistem düşünün ki, belli bir siyasi partiye seçmen olarak oy veriyorsunuz, ancak oy verdiğiniz partinin milletvekili adaylarını ya tanımıyorsunuz, ya da size yakın gelen adayın ismi listenin en sonunda ve seçilme şansı hiç yok! Böyle bir uygulama içinde sizin “halk” olarak temsil edildiğiniz söylenebilir mi? Sosyal hukuk devleti ve temsili demokrasiye inanan kişilerin, Türkiye’deki seçim sistemini yeniden gözden geçirmeleri, değişiklik için çalışmaları ve yasamanın gücünü de bu yönde kullanmaları hem akli hem de vicdani bir gerekliliktir.

Bu konuda halkın bilinçlendirilmesi büyük önem taşımaktadır, zira halkın gücü yine kendi iradesini temsil eder. Madem ki demokratik Türkiye’de halkın, kendisini yönetecek vekillerini yine kendisinin tayin ettiği söylenmektedir, o halde milletvekili seçimlerinde bir düzenlemeye gidilmesi demokrasi adına kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu yeni düzenlemenin başarıya ulaşmasında Türk aydınlarının, ulusalcı medyanın ve en önemlisi sivil toplum kuruluşlarının desteğinin alınması öncelikli şarttır. Türk medyasında, sayıları her ne kadar az olsa da, bu değişikliği savunan yazarlarımız da yok değildir elbette. Ancak halkın sesinin daha gür çıkmasını ve duyulmasını sağlayacak, Cumhuriyet mitingleri gibi büyük organize bir harekete ihtiyaç vardır. Bunu da sağlayacak olan müessese, büyük oranda sivil toplum örgütleridir.

Demokrasimizin ve ülke yönetiminin kalitesinin yükselmesi, milletvekili olabilme kriterlerinin gözden geçirilerek yenilenmesine ve bu yeni kriterlerin yasalaştırılmasına bağlıdır. Örneğin bir milletvekili adayının (1) eğitim durumunun, (2) yabancı dil bilgisinin, (3) sözlü ve yazılı Türkçe bilgisinin, (4) hitap yeteneğinin, (5) eğer bir siyasi partiden adaysa o parti içindeki çalışmalarının başarısının ölçülüp değerlendirilebileceği bir notlandırma sisteminin, (6) televizyon programlarında halk önünde mülakatlar vermelerinin, bahsi geçen ulusal kalitemizin yükselmesinde etkili bir yöntem olacağı kanısındayım. Bu kriterlerin ve daha fazlasının, bir altyapı çerçevesinde hayata geçirilmesi; maddi imkanları fazla olanların milletvekili seçilmesinin ya da belli bir zümreden alacağı oyların toplamıyla körü körüne Meclis’e girebilmenin önünü kesecektir. En basiti, işe girmek üzere bir şirkete başvuran adaydan bile savcılıktan temiz kâğıdı istenmektedir. Aynı şekilde milletvekili adaylarının da özgeçmişlerinde temiz bir sicil ve daha önce işledikleri herhangi bir suçtan dolayı hüküm giymemiş olmaları şartı aranmalıdır. Böylece TBMM’de bir “temiz siyasetçi” dönemi başlatılabilir.

Belki bu yeni sistem, kafalarda, bölücü amaçlar taşıyan kişilerin belirli seçim bölgelerinden Meclis’e girmelerinin yolunu açacak olması kuşkusunu yaratabilir. Bu noktada da iş, ülkenin yargı kurumlarına ve YSK’ya düşmektedir. Bölücü ve ayrılıkçı kişilerin yargı tarafından zamanında cezalandırılmaları ve YSK nezdinde zamanında teşhis edilmesi, bu tür insanların milletvekili olmasını engelleyecektir. Vak’a bunlar seçilmiş olsalar dahi, açılacak davalarla milletvekillikleri düşürülecektir. Tabii bu anlamda dokunulmazlıkların da revize edilmesi şart...
Milletvekili seçilmekle de iş bitmiyor... Vekillerin, mazbatalarını aldıktan sonra, partiler arası geçişlerin mümkünse olmamasını sağlayacak belli kurallar konulmalıdır. Seçimler bittikten ve TBMM’de sandalye sayıları belli olduktan sonra bile milletvekillerinin en az %10’u başka partilere geçerek yer değiştirebiliyorlar ve TBMM’deki dengelerle oynayabiliyorlar. Halkın A Partisine verdiği oyla seçilen bir vekil; bir zaman sonra B Partisi’ne geçerek bu oylara ihanet etmiş olmuyor mu? Yabancı ülkelerde bu tür geçişlerin örneklerine hemen hemen hiç rastlanmamaktadır.

Bu seçim dönemine yetişmese bile, bir sonraki seçimlerde daha aklı başında bir seçim uygulaması diliyorum.

Saygılarımla,

Sadun Okyaltırık
CHP Kadıköy İlçe Teşkilatı Üyesi
Istanbul – 7 Haziran 2007, Perşembe

24 Aralık 2007 Pazartesi

YENİ ANAYASA TASLAĞI, TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?

Ülke gündeminin en önemli konusunu yeni anayasa çalışmaları oluşturuyor. İktidardaki siyasi partinin, son seçimlerden önce teşkil ettiği bir kurula, yeni bir anayasa hazırlanması için sipariş verdiğini öğreniyoruz. Bu kurul da, siyasi partinin siparişi verirken sıraladığı isteklerini kapsayacak şekilde bir anayasa taslağı hazırlamış. Önce anayasa parça parça kamuoyuna sızdırılarak tepkiler ölçüldü. Mevcut anayasa kötülenerek toplum yeni anayasaya alıştırılmaya çalışıldı. Bu taslak, siyasi partinin yetkili organları içinde görüşüldükten sonra da nihai kararını vermek üzere siparişi veren siyasi parti liderinin görüş ve onayına sunuldu. Şimdi bu taslak çeşitli kurumların ve meclisteki diğer partilerin görüşüne sunuluyor. Daha sonra taslağa son şekli verilecek ve TBMM’nin ilgili bölümlerinde görüşüldükten sonra, diğer partilerden destek gelmese dahi siparişi veren partinin oyları ile kabul edilecek. Daha sonra da hak oyuna sunulacak, bilinen yöntemler uygulanarak görsel ve yazılı basın yolu ile halkın beyni yıkanacak, buradan da kabul oyu alınacak ve bu anayasa Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasası olacak.

Yeni bir anayasaya ihtiyaç var mıydı? Bu düşünce neden ülkenin gündemine çok acil bir durummuş gibi getirildi? Mevcut anayasadan kimin şikâyeti vardı? Bunu isteyenler ve destekleyenler ne yapmak istiyor? Önce bu soruların cevaplarını aramaya çalışalım.

Bu düşünce sokaktaki sade vatandaşın değildir. Onun anayasadan bir şikâyeti olduğunu kimse söyleyemez. Bu düşünce, iktidardaki konumunu daha da güçlü hale getirerek, demokrasiyi bir araç olarak kullanıp, benimsediği İslami yaşam tarzını ülkenin yaşam tarzı haline getirmek isteyenler tarafından gündeme getirilmiştir. Dini duyguları istismar ederek aldığı oyların sahiplerinden belirli bir kısmını ve aynı zamanda kendilerini tatmin etmek maksadıyla laik sistemin kendi anlayışlarına uygun, özünden uzak hale getirilmesi isteyenler tarafından gündeme getirilmiştir. İktidarını uluslararası güvence altına almak maksadıyla, özellikle AB’nin istekleri doğrultusunda hareket etmek arzusunda olanlar tarafından gündeme getirilmiştir.

AB, küreselleşmenin sloganları olan demokrasi, insan hakları ve hürriyetlerin, hiçbir sınırlamaya tabi olmadan uygulanmasını istediğinden, anayasamızda bu yönde değişiklikler yapılmasını talep etmiştir. Çünkü AB, güçlü, ulus devlet yapısını muhafaza eden bir Türkiye arzu etmemektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü AB’nin istediği bir şey değildir. Ülkenin bölünmesinin önünü açarak parçalara ayrılması, federatif bir yapı içinde bulunması istenmektedir. Laikliğin sulandırılması da, ılımlı İslam anlayışı çerçevesinde zararsız İslam olarak görülmesi ve diğer Müslüman ülkelere de örnek olabilir düşüncesi ile arzu edilmektedir. Bu anayasa değişikliklerinin, hatta değişiklikten de öte yeni bir anayasa isteğinin, bir noktada AB’ye yaranmak için ve ondan aferin almak için yapıldığını söylemek mümkündür. Bunu, hazırlanan taslağın, yani Türkiye Cumhuriyeti yeni Anayasası’nın daha kendi insanımıza ve kurumlarımıza açıklanmadan önce Türkiye’ye gelen AB heyetine ve daha sonra da yerinde AB yetkililerine sunulmasından anlıyoruz.

ABD açısından da durumun pek farklı olduğu söylenemez. Onun için önemli olan laiklik, bütünlük ve ulus-devlet gibi değerler değil, kendisine itaat edecek yönetimler ile çalışmaktır. Ilımlı İslam onun da tercihidir. Bu nedenle AB ile birlikte Türkiye’deki mevcut yönetimi desteklemektedir. Anayasa değişikliğini ABD de arzu etmektedir.

Bu anayasa ile Türkiye Cumhuriyeti’nin dönüşümünün önünün açılacağı hesaplanmakta, AB ve ABD başta olmak üzere dış güçlerin yanında buna destek olan dış basın tarafından da sürekli gündemde tutulmaktadır. Bu değişim ve dönüşümü gerçekleştirme çabasında olan Türkiye’deki mevcut iktidar, yüzde doksanı kontrolünde olan Türk medyası tarafından desteklenmekte ve hatta medya, bu sürecin psikolojik propaganda aracı olarak kullanılmaktadır.

Ayrıca, Atatürk ilkeleri ile bağdaşmayan küreselci, aşırı liberal, aşırı sol, ikinci cumhuriyetçi, bölücü, mevcut rejimle ve sistemle barışık olmayan, çeşitli nedenlerle geçmişte kendi aleyhlerinde oluşmuş hadiselerden dolayı mevcut rejimden ve düzenden intikam alma hırsında olanlar da bu anayasanın değişmesini arzu etmektedir.

Anayasanın ideolojisi olmaz, anayasa yansız olmalı diyenler, Kemalizm’in, yani Atatürkçü düşünce sisteminin yok edilmesini arzu etmekte, Atatürk’ün resimlerinin dahi resmi kuruluşlardan kaldırılmasını isteyenler ile aynı düşünceyi taşımaktadır. Dinciliğin yanında bölücülüğün önünü açmak isteyenler de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, anayasada yapacakları değişikliklerle bütünlüğü, milli birliği ve güvenliği sağlayan silahlarından arındırarak savunmasız bırakmak istemektedir. Bu düşüncede olanlar, mevcut anayasada nerede Atatürk Milliyetçiliği, Atatürk ilke ve inkılâpları, laiklik anlayışı, devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü ve bunları destekleyen konu varsa çıkarıp, yerine ya bir şey koymamakta ya da bunların aleyhine olan hususları yerleştirmektedir. Din bezirgânlığı yapanlarla, menfaat karşılığı saf değiştiren eski Marksistler, sistemin ve rejimin değiştirilmesi, Atatürk Milliyetçiliği’nin yok edilmesi hedefinde birleşmektedirler. Yapılan anayasa, Türkiye Cumhuriyeti’nin değil de hiçbir tehdide maruz kalmayan, Avrupa’nın ortasında veya aydaki bir ülkenin anayasası gibi değerlendirilmektedir. Türk halkı yanıltılmaktadır. Hazırlanan bu taslak, yansız, tarafsız değil, aksine dincilerden ve bölücülerden yanadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hangi güçlükleri aşarak ve nasıl kurulduğunu dikkate almayan, ülkede gerçekleştirilen Atatürk Devrimlerini görmemezlikten gelen, cumhuriyetin kazanımlarını yok eden, bugüne kadar karşılaşılan ve gelecekte karşılaşabilecek olan sorunlara çare olamayan bir anayasa Türkiye Cumhuriyeti Anayasası olamaz. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ideolojisi olur.

Kendi düşüncelerinin gerçekleşmesinin önünde Türk Silahlı Kuvvetlerini (TSK) engel olarak gören ve bu nedenle askerin itibarının, halkın ona karşı olan sevgisinin ve etkinliğinin yok edilmesini isteyenler de anayasanın değişmesini istemektedirler. Bu nedenle 12 Eylül müdahalesi aleyhinde yoğun bir propaganda faaliyetine girişerek bu yoldan TSK’nın prestijini sarsmayı hedeflemektedirler. Anayasa’nın değiştirilme gerekçesi esas olarak, mevcut anayasanın bu müdahalenin bir ürünü olduğu, önceki anayasaların da askerler tarafından hazırlandığı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın artık siviller tarafından hazırlanması zamanının geldiği görüşüne dayandırılmaktadır. Hazırladıkları anayasanın asker karşıtı olarak sivil olduğunu söylemektedirler.

Sivil toplum, sivil toplum örgütleri, sivil anayasa gibi tabirlere baktığımızda bunların İngilizce kelime olan “civil” ve Türkçe sözlük anlamı “uygar, medeni, çağdaş” olarak karşılığını bulan kelimeden geldiğini görmekteyiz. Yoksa sivil kelimesi, bazı kesimlerin anlamak, anlatmak ve göstermek istediği gibi asker karşıtlığı değildir. Bu anayasa askerler tarafından değil, 1980 askeri müdahalesinden sonra oluşturulan Danışma Meclisi tarafından hazırlanmıştır. Anayasa’nın hazırlanmasında başta bu konuda tecrübeli ve söz sahibi anayasa profesörleri olmak üzere diğer bilim adamları görev almıştır. Diğer taraftan bu grup, çalışmalarını son derece ayrıntılı, bilimsel ve ülke ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yapmıştır. Ülkenin bulunduğu jeopolitik konum ve karşı karşıya kaldığı tehlikeler göz önünde tutularak, bir daha 1980 öncesi kaos ortamına sürüklenilmemesi konusunda hassas davranılmıştır. Ülkenin varlığı, bütünlüğü ve güvenliği için gerekli tedbirleri içeren ve aynı zamanda ülkenin refahı ve vatandaşın saadetini gözeten bir anlayış içinde olunmuştur. Atatürk Milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları rehber olarak alınmıştır. Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti anlayışı anayasanın bütününde gözetilmiştir. Mevcut anayasa, yeni anayasanın hazırlanmasından çok daha demokratik bir süreç geçirmiştir.

Yeni anayasayı hazırlayan heyet başkanının “Türk Anayasa Hukuku” isimli kitabında Atatürk ilke ve inkılâpları ve laiklik konusundaki açıklamalarının ülke gerçekleri ile son derece uyum içinde ve müspet düşünce ürünü olduğunu görmekteyiz. Ancak yeni taslağın bu düşünceyi yansıtmamasının, aksine bu düşünceleri yok etmeyi hedeflemesinin, yeni anayasanın ülke gerçeklerini gözeten, bilimsel bir çalışma olmadığını ve tamamen sipariş üzerine hazırlandığını, müşterinin isteklerine cevap veren “müşteri odaklı” bir çalışma olduğunu göstermektedir.

Anayasada yapılmak istenen değişikliklerden birkaç önemli konuya baktığımızda bunlardan birinin Cumhurbaşkanı’nın yetkilerinin kısıtlanması olduğunu görmekteyiz. Anayasamıza göre Cumhurbaşkanı, birleştiren, bütünleştiren, iç siyasetin dışında ve demokratik parlamenter sistemin ve rejimin sigortası konumundadır. Bu görevini özellikle usulü çerçevesinde, kanunları anayasaya uygunluğunu denetleme, tetkik ederek onaylama veya iade etme, referanduma sunma, anayasa mahkemesi üyelerini seçme, ayrıca üst yargı organlarını atama, rektör atama gibi önemli icraatlarla yerine getirmektedir. Bu nedenle siyaset dışından gelmesi veya siyasetten arınarak tarafsız bir tutumda olma yeteneğine sahip olması, Atatürk Milliyetçiliğini, ilke ve inkılâplarını özde benimsemiş, Türkiye Cumhuriyetini içeride ve dışarıda çağdaş bir anlayışla, çevresindekilerle birlikte temsil yeteneğinde ve görünümde olması önem arz etmektedir. Yetkilerinin kısıtlanması, bu düşünceleri benimsemeyen çevreler tarafından arzu edilmekte, böylece kendi diledikleri şekilde atamalar yapma, arzu ettikleri yaşam tarzı ve sistemin önünü açmak istemektedirler. Ancak anayasal anlayışa özde sahip olmayan ve yukarıdaki nitelikleri taşımayan bir cumhurbaşkanının siyaset yolu ile bu makama gelmesi ve geldiği kesimin görüşüne göre hareket etmesi de rejim açısından tehlike göstereceğinden, yetki konusunun bu açıdan da değerlendirilmesinde fayda görülmektedir. Ayrıca cumhurbaşkanının meclis yerine halk tarafından seçilmesi de cumhurbaşkanının konumunu siyasileştirecektir. Bu durum da parlamenter demokratik sistemle bağdaşmamaktadır. Bu yöntemin ancak başkanlık veya yarı başkanlık sistemlerine uygun olduğu değerlendirilmektedir.

Bir diğer konu, Yüksek Askeri Şura’nın (YAŞ) ihraç ile ilgili kararlarının yargı denetimine açılmasıdır. İrtica, ülkemizin karşı karşıya bulunduğu ve Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde de yer alan bir tehdittir. Bu tehdide karşı son derece hassas olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içinde de bu konuda faaliyet gösteren personele rastlamak mümkündür. Bu düşüncedeki personelin ihracı yönündeki kararlar konusunda yargı yolunun açılması istenmektedir. Böyle bir yaklaşımın; icrayı geciktirebileceği, ülke menfaati gereği gizli tutulması gereken bazı konuların açığa çıkmasına sebep olacağı ve disiplini bozacağı düşüncesi ile uygun olmadığı değerlendirilmektedir. Ayrıca bu kararın doğrudan YAŞ’da oluşturulmadığı, kararın en ast komutanlıktan itibaren belgelerle ve kanaatlerle oluşturularak, üste doğru her kademedeki komutanlıkça incelenerek ve kıymetlendirilerek YAŞ’ın takdirine sunulduğu gerçeği de göz önünde tutulmalıdır. Bu konuda yargı yolunun açılması isteyenlerin, laiklik ilkesi ile sıkıntıları olacağı gibi, TSK’nın disiplinli yapısını bozarak kendi düşüncelerinin önünü açmak niyetinde olabilecekleri de dikkate alınmalıdır.

Önemli konulardan biri de, YÖK’ün kaldırılması veya etkisizleştirilmesidir. Üniversite ve diğer yüksek öğrenim kurumlarının, laiklikten uzaklaşması ve bazı çevrelerin görüşlerine uygun hale getirilmesi maksadıyla böyle bir uygulamaya gidilmek istendiği değerlendirilmektedir. Ancak bu konu, samimi bazı ihtiyaçlar için YÖK kanununda değişiklik yapılamayacağı anlamını taşımamalıdır.

Üzerinde şüpheler yaratan bir konu da, genel olarak düşünce, ifade, din ve inanç özgürlüğü alanının genişletilmesi, tarikatlara, cemaatlere ve bunun gibi oluşumlara imkân yaratılmasıdır. Mevcut anayasa, devrim kanunlarını, laikliği ve ülke menfaatlerini korumak maksadıyla bazı düzenlemeler yapmış ve bu husus, kanunlarla da açıklığa kavuşturulmuştur. Yapılması istenen değişiklikler ülkenin varlığı, bütünlüğü, güvenliği, laik ve demokratik yapısı ve Atatürk devrimleri ile çatışmamalıdır. 301. maddenin kaldırılmasına olanak sağlamamalıdır. Ayrıca temel hak ve hürriyetlerden eğitim ve öğrenim hakkında da üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasına ilişkin düzenlemelerin yapıldığı da görülmektedir. Bunun da ne kadar maksatlı olduğu aşikârdır.

Bir diğer önemli konu da, anayasa mahkemesinin yapısının değiştirilmesidir. Mevcudunun arttırılması, bir kısım üyelerinin meclis tarafından seçilmesi, cumhurbaşkanının üye atama yetkisinin kaldırılması gibi değişiklikler istenmektedir. Ancak cumhurbaşkanının, yukarıda cumhurbaşkanlığı konusunda zikredilen özellikleri taşıması da önemlidir. Anayasa mahkemesi yasaların ve icraatın uygunluğunu denetleyen en üst yargı organıdır. Üyesini yasama seçerse bu organ siyasileşir, denetleme özelliğini kaybeder. Parti diktatoryasını önleme, rejimi muhafaza özelliği zayıflar. Mevcut statükosunun devam ettirilmesi ülkenin geleceğinin teminatıdır. Ayrıca yapılan taslakta, yargının bağımsızlığı mutlaka korunmalı, siyasileşmesine imkân tanınmamalıdır.

Konulardan biri de, Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) anayasal kurul olmaktan çıkarılıp kanunla düzenlenmesidir. MGK’nın ve özellikle MGK Genel Sekreterliği’nin yapısı ve işleyişi zaten bozulmuş, yeri doldurulamayacak bir konuma getirilmiştir. MGK, ülkenin güvenliğinde önemli rol oynayan bir kurumdur. Anayasa’dan çıkarılması, güvenliğin bir anayasa konusu olmaktan çıkarılması anlamını taşır. Ayrıca J.Gn.K.nın bu kuruldan çıkarılması ise tamamen maksatlı bir yaklaşım olarak kıymetlendirilmektedir. İç güvenlikte etkin görev alan, kara ve hava kuvvetleri ile adeta iç içe bir düzende güvenlik görevlerini yürüten, seferde de Gnkur. Bşk.lığının emrine girecek olan bir kuvvetin komutanının, kurulda İçişleri Bakanının olması nedeniyle ihtiyaç olmadığını söylemek gerçeklerle bağdaşmamaktadır. O zaman başbakan var diye yardımcılarına da gerek olmadığı sonucu ortaya çıkabilir. Diğer taraftan kurulda Gnkur.Bşk. var diye diğer kuvvet komutanlarına da ihtiyaç yok denebilir. Ancak şimdilik bununla yetinip, ona da sıra geleceği şimdilik ifade dilemediğinden J.Gn.K.nın kuruldan çıkarılması ile yetinildiği anlaşılmaktadır. Böyle bir yaklaşımın, MGK’yı amaçlarının önünde engel olarak görenlerin bir arzusu niteliğinde olduğu değerlendirilmektedir.

En önemli konu da, Atatürk İlke ve İnkılâplarının anayasada yer almamasıdır. Anayasanın başlangıç bölümünün anayasa metnine dahil edilmemesidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, ülkemizin bugünkü çağdaşlığa ulaşmasının ve çağdaş olarak yaşama mücadelesini verebilmesinin temeli, rejimin garantisi ve geleceğimizin teminatı olan ilke ve devrimlerden vazgeçmenin, ne anlama geleceğini aklıselim sahibi olan herkes anlar. Bunları sadece siyasi bir partinin simgesi, ideolojisi ve politikası olarak görmek, konuyu sadece saptırmak isteyenlerin görüşüdür. Atatürk Milliyetçiliği ve onunla özdeşleşmiş olan ilkelerin geçerliliği, önemini her zamankinden çok daha fazla korumaktadır. Bu ilkelerden devrimcilik, daima yenilenmeyi ve çağdaşlaşmayı hedeflemektedir. Bu çağdaşlaşmanın, ilkeleri anayasadan çıkartmak gibi bir düşünce olarak gösterilmeye çalışılması, samimi olmayıp, art niyetli bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. Bu devirde devletçilik mi kaldı? Ekonomi bir siyasi yaklaşımdır, anayasada yer alamaz, modası geçmiş bir ilkedir diyenler, devletçilik anlayışının bir amaç değil bir araç olduğunu, özel teşebbüsün yapmadığı veya yapamadığı, ayrıca kamu hizmeti açısından sosyal bir yaklaşımla devlet tarafından yapılması zaruri girişimleri kapsadığını kavrayamamış olanlardır. Bu ilke ne geçmişte, ne de şimdi özel teşebbüse karşı anlamda olmamıştır ve gelecekte de olmayacaktır.

Yukarıda verilen örnekler genel anlamdadır. Taslak, iktidardaki partinin lideri tarafından son şekli verilerek kamuoyunun, sivil toplum örgütlerinin ve siyasi partilerin görüşüne sunulacak ve yapılacak değerlendirmelerden sonra son şekli verilerek meclise sevk edilecektir. Halen yapılacak değişiklikler ile ilgili toplumun ve hassas kurumların tepkileri sınanmaktadır. Gelişmelere göre pozisyon alınacaktır. Ancak meclise sevk edildikten sonra halk oylaması dahil, bir daha geri gelmesi, başlangıçta da belirttiğim üzere oldukça zordur. Bu nedenle bu anayasa, türban konusunu çözmek, laikliğin içinin boşaltılmasına imkân sağlamak, dil birliğini bozmak, yargıyı siyasileştirmek, milletin birliğini, bütünlüğünü, üniter yapısını bozmak, Atatürk ilke ve inkılâplarını ortadan kaldırmak amacını taşımamalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında da uzun yıllar içinde, değişen dünya ve ülke koşullarına göre bir takım değişiklik ve uyum ihtiyaçları ortaya çıkabilir. Yapılan değişikliklerin uyumunu sağlamak için bir redaksiyon çalışması yapılabilir. Nitekim 1982 anayasasının 83 yerinde değişiklik olmuştur. Ancak yapılacak yeni düzenlemeler hiçbir zaman Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesine, varlığına, bütünlüğüne, güvenlik içinde olmasına, Atatürk Milliyetçiliği anlayışına, Atatürk İlke ve İnkılâplarına, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti anlayışına aykırı olamaz ve anayasanın değiştirilmesi teklif edilemeyecek maddeleri ile tezat teşkil edemez. Bunun dışında ihtiyaç olduğu ileri sürülerek yapılması teklif edilecek ve bu maksatla tartışmaya açılacak hususların; samimiyetten uzak, ülke menfaatleri ile bağdaşmayan, rejimden ve sistemden çeşitli düşüncelerle intikam almak, rövanş almak veya bunları bozarak başka amaçlara hizmet etmekten başka bir maksadının olamayacağının bilinmesinde yarar görülmektedir. Yapılmasına ihtiyaç duyulacak değişikliklerin taslak olarak, meclis içinden dengeli olarak seçilecek veya dışarıdan oluşturulacak, bilim adamları ile takviyeli, “kurucu meclis” veya “danışma meclisi” gibi çalışacak bir heyet tarafından hazırlanmasının daha uygun olacağı düşünülmektedir. Anayasa değişiklik süreci bu yöntemle devam ettiği taktirde yeni anayasa siyasi bir partinin anayasası olmaktan öteye gidemeyecek, sürekli rahatsızlık kaynağı olacak ve ülkeyi bunalımlara, dolayısı ile de yeni arayışlara doğru sürükleyebilecektir. Anayasaların sık sık değiştirilmesi de ülkelerin ciddiyeti ile bağdaşmamaktadır.

Özellikle son zamanlarda sol görüşlü olmasına rağmen, arzularına kendi kulvarlarında ulaşamayacağını anlayanlar, saf değiştirerek iktidar olacakların yanında yer alıp, arzularını bu yolla gerçekleştirmeyi hedeflemişlerdir. Üstelik aydın olarak nitelendirilen, içlerinde basın mensupları ve siyasetçilerin de bulunduğu bu kesim, sisteme, rejime, Atatürk ilkeleri ile bütünleşmiş Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve milletine zarar vermeye devam etmektedir. Devleti ve milleti ayakta tutan değerleri, “ezber bozmak” sloganları ile tahrip etmeye çalışmaktadırlar. Anayasa’nın değişmesi teklif edilemeyecek maddelerini dahi sorgulayabilmektedirler. Başta anayasa olmak üzere devrim yasaları çiğnenmektedir. Hiçbir rejim, kendisini ortadan kaldırmaya yönelik girişimlere izin veremez. Laik cumhuriyete, ulus devlete, ulusun bütünlüğüne kasteden girişimler, özgürlük adına yaşama geçirilemez. Atatürk devrimleri, onun özünden ve ilkelerinden ödün vererek yaşatılamaz.

Devletin varlığına, rejimin yozlaştırılmasına, çağdaş ve laik sosyal hukuk devletinin yok edilmesine, Atatürk ilke ve devrimlerine yönelik fiili davranış ve eylemlere karşı çıkmak, devletin kuruluş ve yaşam felsefesini savunmak, siyaset yapmak değildir. Türk Devleti’nin varlığını sürdürmesi, devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmez bütünlüğünün sağlanması ve her türlü saldırıya karşı korunması, ulusu oluşturan her bir ferdin olduğu kadar, anayasal bütün kurum ve kuruluşların görevidir. Bundan kaçınılması sorumluluk getirir. Bu gerçeğin demokrasi adına saptırılmaya çalışılması kabul edilemez. Demokrasinin bu kesim tarafından kendi yıkıcı, tahrip edici ve bölücü amaçları için bir vasıta olarak kullanmasına müsaade edilemez.

Bu düşünceye paralel olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de kendisine yasalarla verilmiş “Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumak” vazifesi bulunmaktadır. Yapılan ve yapılması arzu edilen diğer değişikliklerle belgeler üzerinden alınmaya çalışılan bu vazifenin, düşünce ve anlayış olarak ortadan kaldırılamayacağını değerlendirmekteyim. Diğer taraftan, TSK’nın anayasamızın özünü savunmak maksadıyla yaptığı sözlü, yazılı ve tavırlarla ortaya koyduğu davranışların da siyaset olarak nitelendirilmemesi gerektiğini düşünmekteyim. Demokrasinin karşısında TSK’yı bir korku unsuru olarak göstermenin de, yanlış bir yaklaşım olduğunu kıymetlendirmekteyim. Bugüne kadar olan askeri müdahaleleri de kendi şartları içinde mütalaa etmek, onları yanlış algılayıp, rejim ve sistem değişikliğine kadar yol açacak bir anayasa değişikliğinin gerekçesi olarak göstermemek gerekir. TSK demokratik düzenin devam etmesini arzu eden, demokrasiyi koruyan bir müessese olduğunu her zaman göstermiştir. Ancak TSK’nın, ülkemizde demokrasinin korunması ve devam etmesi için laiklik ilkesinin mutlak olarak uygulanması gerektiğini, cumhuriyetin temel ilkelerinden vazgeçilmeyeceğini ve ülke güvenliğinden taviz verilemeyeceğini benimseyen ve bunu gerektiğinde ifade eden bir yapıya ve düşünceye sahip olduğu da görülmektedir. Bu nedenle hem dış güçlerin, dış basının, hem de içeride kendi emellerinin önünde engel olarak görenlerin ve bunlarla işbirliği içinde olan yerli basının hedefi durumundadır.

Aynı şekilde yargının ve üniversitelerin bu yöndeki davranışları da siyaset yapma kapsamında görülmemelidir. Anayasa’yı ve cumhuriyetin ilkelerini savunmak siyaset yapmak değildir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulunan milletvekillerinin de, ülkenin varlığına, bütünlüğüne, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti anlayışına, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve anayasaya sadakatleri konusunda Yüce Türk Milleti önünde namusları üzerine ant içtiklerini hiçbir zaman unutmamaları gerekir.

E.Tümgeneral Armağan KULOĞLU
[ 19 Eylül 2007 ]

16 Aralık 2007 Pazar

GÜNDEME DAİR - 21 Ekim 2007 Pazar

Türkiye’de gündem çok hızlı gelişiyor. Genel seçimler, anayasa değişikliği, referandum, 1915 olaylarının birçok yabancı ülke parlamentosunda Ermeniler lehine yasalaşmasına yönelik adımlar, Güney Kıbrıs Rumları’nın silahlanması... Bütün bunlar bir tarafa, PKK terörüne yıllardan beridir kurban edegeldiğimiz, acıları yüreğimizi dağlayan şehitlerimiz...

Dün yine 12 vatan evladının kara haberiyle sarsıldık, yıkıldık. Arap emperyalizmi ile Batı emperyalizmi arasında sıkışıp kalmış olan iktidar, bugün ne yazık ki tüm dünyada emsali görülmemiş iç ve dış politika fiyaskosunu temsil etmektedir. Bu durum, AKP’nin tecrübesizliğinden mi kaynaklanmaktadır, gafletinden ya da delaletinden mi, yoksa söylemeye dilimin varmadığı başka nedenlerden mi? Bu sorulara cevap bulmak için basit bir muhakeme yeterlidir.

Suriye devlet başkanı Beşar Esad, 15 Ekim 2007 haftası Türkiye’yi ziyaret ediyor. Ziyareti boyunca PKK terörüne karşı Türkiye ile birlik ve beraberlik mesajları veriyor. Deyim yerinde ise, karakolda doğru söyleyip mahkemede şaşıyor, zira ülkesine döndükten sonra ağız değiştirerek kendi ülkesinin basınına, Türkiye ziyareti esnasında, PKK terörü ve Suriye’nin PKK terörüne karşı Türkiye’ye vereceği destekle ilgili herhangi bir şey görüşülmediğini beyan ediyor. Bu beyanın altında ise başını İran’ın çektiği Arap ülkeleri hükümetlerinin, Esad’ın davranışının klasik Arap dayanışmasına aykırı olduğu yolunda bizim haber bültenlerine konu olan açıklamaları yatıyor. Nitekim İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad da çıkıyor ve diyor ki, “Kuzey Irak’tan kaynaklanan olayların önüne ancak sağduyu ve karşılıklı işbirliği ile geçilebilir”. Her nedense Molla Efendi, bu olayları terör olayları olarak nitelendirmekten kaçınıyor ve Türkiye’nin 1946 yılında Irak’la imzaladığı sınır güvenliği ve işbirliğini kapsayan Ankara Anlaşması’nı göz ardı ediyor. Bu açıklamayı yapan mollaların aklına yine her nedense PKK terör örgütünün yıllardan beri onbinlerce masum insanımızın kanını akıttığı gelmiyor! Dahası kendi ülkelerinin de aynı terörün etkisi altında kaldığını ve ilerleyen yıllarda tehdidin kendileri için daha da büyüyeceğini göremiyorlar. Şu sıralar PKK’nın bir başka kolu da (PEJAK) İran sınırları içinde aktif durumdadır.

Irak parlamentosu da aynı anlaşılmaz tutarlılık içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aldığı Kuzey Irak tezkeresini eleştiriyor ve hatta Irak parlamentosu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde onaylanan tezkereyi resmen kınıyor. İşi, Mesut Barzani ve Celal Talabani’nin ağzından daha da ileri götürüp “Türkiye Kuzey Irak’a girerse karşılık veririz” diyecek kadar; Türk yetkililerin terör örgütünün elebaşlarının Türkiye’ye teslim edilmesi talebine “Türklere kedi bile teslim etmeyiz” diyecek kadar küstahlaşarak Türk Ulusu’nun onurunu ayaklar altına almaya kalkışabiliyorlar.

İşin en vahim boyutu ise, tüm bu küstahlıklara karşı Ankara’nın bir cevap veremeyişi, sesini yükseltemeyişidir. Dahası, Türk Ulusu’nun hükümete verdiği tezkereye rağmen, hükümet sözcüsü Cemil Çiçek’in bunu kullanmak zorunda kalmamayı dilediklerini ifade etmesi, Recep Tayyip Erdoğan’ın icazet almak üzere Amerika’da Başkan Bush’la görüşmeleri, İngiltere’deki temasları, bu hükümetin ulusal onurumuzun ayaklar atına alınmasına nasıl da vasıta olduğunun en açık, en somut göstergesidir. Bu nasıl bir çifte standarttır ki, ABD’nin terörü bahane ederek Irak’ı işgal etmesine hiçbir dünya devleti engel olmamıştır. Güya terörün kökünü kazıma bahanesiyle Irak’a giren ABD, ne işgal sırasında Irak’ta bir direnişle karşılaştı, ne de dünya devletleri ABD’ye engel oldu. Fakat PKK terörünün müzmin mağduru Türkiye’nin uluslararası hukuktan doğan meşru müdafaa hakkını kullanarak yapacağı sınır ötesi operasyona, hem Irak’ın içinden hem de dışından herkes tepki gösteriyor! Burada Türkiye’nin neredeyse 25 senedir süregelen mağduriyetini kimse görmüyor, ya da görmek istemiyor. Bugün Kuzey Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi, Türkiye’nin sınır ötesi operasyonuna gösterdiği tepkinin binde birini ABD’nin Irak’ı işgaline karşı göstermemiştir. Kendi vatanını satan kansızlar, Türkiye’nin sınır ötesi operasyonu söz konusu olunca birdenbire en büyük vatansever oluveriyorlar. ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra PKK’nın daha da güçlenmesi, teröristlerin ellerinde Amerikan yapımı M-16’ların, tankların, helikopterlerin olması, Kuzey Irak Kürtleri’nin, bir Kürt Devleti’nin kurulması için ABD’yi ellerindeki en büyük silah olarak tuttuklarının; ve aynı zamanda ABD’nin de Türkiye’yi bir müttefiki olarak değil de can düşmanı olarak gördüğünün en bariz kanıtıdır. Daha açık bir ifadeyle, ABD Büyük Ortadoğu Projesi’ni hayata geçirmek için Kürtlere yardımcı oluyor, bölgede kurmayı planladığı Kürt Devleti ile ikinci bir İsrail yaratmayı amaçlıyor, Kürtler de bu işten kârlı çıkacaklarının hesabıyla ABD ile kirli bir ittifak içinde hareket ediyorlar. Hizbullah'ın bir tek askerini kaçırdığı İsrail, Lübnan’da taş taş üstünde bırakmazken, Türkiye, sınır ötesi operasyon için başta ABD olmak üzere uluslararası kamuoyundan destek yerine köstek görmektedir. Aslında Türkiye’nin yoluna taş koyan, emperyalizmin ve oligarşinin ta kendisidir.

Şehitlerimizin kanının yerde kalmaması, sadece “kana kan - intikam” duygularıyla hareketten geçmemektedir. İntikam söz konusu ise bu biraz da Türkiye Cumhuriyeti’ne küstahça meydan okuyanlara karşı dik durmak, omurgalı olmak, bunlara şamar gibi cevaplarla haddini bildirmek demek değil midir? Ama hükümetin bu derece sessiz, isteksiz ve pısırık kalması sonucunda olan yine şehitlerimize ve şehit ailelerine oluyor, evlatlarımızın kanı maalesef yerde kalıyor!

Bu arada, 22 Temmuz 2007 seçimlerinden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde grup kurmayı başaran Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP), “PKK’yı terör örgütü olarak ilan edemeyiz; insan kardeşine, kendi kanından olanlara terörist diyebilir mi?” şeklindeki yaklaşımı da oldukça dikkat çekici ve bir o kadar da düşündürücüdür. DTP, parti olarak seçimlere girmiş bile olsaydı yüzde on barajının altında kalacak ve Meclis’te yer alamayacaktı. Şu anda Meclis’te bulunan DTP milletvekilleri de bağımsız milletvekili adaylarına uygulanmayan baraj engelini by-pass ederek bağımsız aday olarak seçimlere girdiler, kazandılar ve seçildikten sonra da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde DTP grubunu kurdular. PKK’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde resmen temsil edilmesi bu kadar ucuz mu olmalıydı? İktidar partisi seçimlerden çıkar çıkmaz anayasadan Kemalizmi ve laikliği tasfiye etmeye kolları sıvayacağına, neden DTP’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde grup kurmasına engel olacak yasal düzenlemeleri yapmadı? PKK’ya yardım ve yataklıktan hapiste bulunan Sabahat Tuncel’in mahkumiyetinin kaldırılarak milletvekili dokunulmazlığı zırhıyla Meclis’e girmesine neden engel olmadı? Bu hükümet, tâ 2002 seçimlerinden önce milletvekili dokunulmazlıklarını kaldırmaya söz verdiği halde dokunulmazlıkları da kaldırmadı üstelik... DTP’nin PKK’yı terör örgütü olarak görmemesi ve bunu açıkça ilan etmemesine karşın, AKP hükümetinin noteri görevine getirilen Gül’ü burnunda cumhurbaşkanı, 22 Ekim 2007 Pazartesi sabahı DTP’lileri Çankaya Köşkü’nde görüşmeye kabul edebilecek kadar liberal olabiliyor! Kanlı terör örgütü ile aynı kefede durduğu herkesçe malum olan DTP, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girip grup kurduğu yetmiyormuş gibi, şimdi bir de kan kokusuyla devletin en üst makamına, Çankaya Köşkü’ne çıkabiliyor! Çankaya Köşkü’ne bir imam-hatiplinin çıkmasına yıllar boyunca ahdetmiş olan milli görüşçüler ve onlar tarafından yetiştirilen Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’li diğer yandaşları ise hallerinden memnun... Nasıl olsa böylesi önemli (!) bir referandumla aynı günde verdiğimiz şehitler elbet unutulur, ya da en kötüsü unutturulur. Asıl önemli olan referandumda istedikleri sonucu %69’la almış olmaları değil mi? Tabii canım... Şimdi ABD’de başkanları ile yapacakları görüşmede diyecekler ki, “bakın biz %47 ile iktidara geldik, şimdi de referandumda %69 gibi bir orana ulaştık. Popüleritemiz nasıl da yükseliyor!”

Siz iktidar partisi olarak ulusal onurumuzu korumak yerine, Büyük Ortadoğu Projesi’ne eşbaşkan olmakla gurur duyarsanız, size öyle bir şamar vururlar ki anlamazsınız bile. O şamar bizim yüzümüzde çoktan patladı ama bu iktidar için farketmiyor nasıl olsa. AKP için önemli olan verdikleri tavizler karşılığında aldıkları aferinler değil mi? Dönemin ABD Savunma Bakanı olan Colin Powell ile yaptıkları anlaşmaya göre, hangi şart altında olursa olsun Türk Silahlı Kuvvetleri Kuzey Irak’a operasyon yapamayacak! Hatta hatta ABD’den alınan 8.5 milyon dolarlık kredi karşılığında AKP hükümetinin taahhüdünü yerine getireceğine dair Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili Sayın Onur Öymen’in iddiaları bulunuyor. Bu iddialar AKP yönetimi tarafından da dolaylı olarak doğrulanan iddialardır. Sınır güvenliğini parayla satan bir iktidar vatanın namusuna nasıl sahip çıkacak? Tezkere çıkıyor ama hükümet sınır ötesi operasyon için bin dereden su getiriyor, başbakan yapacağı ABD ziyaretinden sonra çıkacak kararı işaret ederek beklenmesi gerektiğini açıkça dile getiriyor. Bu nasıl politikadır? Utanç duyuyorum... Umarım Başbakan daha önce gazeteci Bekir Coşkun’a hitaben söylediği gibi bana da “beğenmiyorsan başka ülkeye çeker gidersin” demez!

The Economist’te geçenlerde yer alan bir haberde, Türkiye’nin boşu boşuna gürültü yaptığı, Kuzey Irak’a sınır ötesi operasyon yapmasının mümkün olmadığı yazıldı. Dış dünyanın Türkiye’ye bakış açısına dikkatlerinizi çekerim. Bizi ne derece ciddiye aldıkları ortada. Son derece aşağılayıcı bir durum ne yazık ki ve bunun da şu an için tek sorumlusu AKP’dir.

Hizbullah’ın sadece bir tek İsrail askerini kaçırması üzerine, Lübnan’da taş taş üstünde bırakmayan İsrail’e karşı kimsenin çıtı bile çıkmadı. Türkiye’nin 1980’lerden bu yana kayıpları göz önüne alındığında bu çifte standardı anlayabilmek mümkün değil. ABD, İsrail’e tanıdığı imkânların ve gösterdiği hoşgörünün binde birini bile Türkiye’ye göstermedi. Sonra da “NATO’da en önemli müttefikimiz Türkiye” diyerek ağzımıza bir parmak bal çalıyor! Nasıl olmasın ki, Amerika her türlü illegal operasyonlarında Türkiye’yi kullanıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kore’de ne işi olduğunu bugün hâlâ açıklayabilene ben şahsen rastlayamadım. Türkiye; Kore’ye, Afganistan’a, Bosna’ya, Somali’ye, Lübnan’a asker gönderdi. Neden ve ne uğruna? Çünkü ABD bizim NATO’daki sözüm ona en güvenilir müttefikimiz... Hep ABD’nin kirli işleriydi bunlar. Sovyetler Birliği dağıldı, komünizm tükendi, Varşova Paktı bitti ama Varşova Paktı’na karşı kurulmuş olan Kuzey Atlantik Savunma Paktı (NATO) daha devam ediyor... ABD'nin sorunu bizim de sorunumuz, çünkü biz iyi müttefikleriz. Ancak bizim bir problemimiz olunca ABD sırtını dönecek!

Dönelim tekrar asıl konumuza... Orası öyle bir yer ki giden gelmiyor maalesef ve ateş düştüğü yeri yakıyor. Buna karşın, şehitlere “kelle” diyen, Öcalan’a “Sayın” diyen, “askerlik yan gelip yatma yeri değildir” diyen, “ben ne diyeceğim o kadına yahu?” diyerek şehit anasına bir tesellide bulunmayan, başsağlığı dilemeyen bir başbakanımız var... Aynı başbakan, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden tezkere istedi, Türk Halkı da bu tezkereyi kendisine verdi. Ama yine bu başbakan elindeki tezkereyi kullanmak için bile ABD’den icazet almaya gidiyor... Pes doğrusu!

Siyasi başarılarının ölçütünü, kapris ve inat uğruna yaptıkları gayri hukuki, gayri ahlâki ve gayri kanuni referandumlardan istedikleri sonucu çıkarmaya endeksleyen bir iktidar partisinden ulusal onur adına, milli menfaatler adına bir şeyler beklemek abesle iştigalden öteye giden bir şey değildir.

Saygılarımla
Ömer Sadun OKYALTIRIK
Cumhuriyet Halk Partisi Kadıköy İlçe Teşkilatı Üyesi
21 Ekim 2007 Pazar

HÜRRİYET NEREYE KOŞUYOR?

Sayın Ertuğrul Özkök

Size daha önce de çeşitli vesilelerle yönelttiğim eleştiri maillerim nedeniyle beni artık tanıyorsunuzdur. Bu yüzden aşağıda yazdıklarımı okumadan da silebilirsiniz, ama ben yine de yazacağım.

Sayın Çölaşan, Türk basınında kalan son birkaç iyi adamdan bir tanesi, sıkı gazeteci... Atatürkçülükte deyim yerindeyse “benim” diyeni cebinden çıkartabilecek, yiğit, tam bir vatanperver Türk evladı...

10-15 sene öncesine kadar, son derece ilkeli davranan Hürriyet Gazetesi ise, holdingleşme süreci içinde kendisine farklı bir yer edinmiş, iktidara gelen partilerle daima iyi ilişkiler içinde bulunmayı ilke edinmiş, Türk Basını’nın büyüklerinden, belki de en büyüğü!

Yönetiminden kaynaklanan birtakım hastalıklı fikirlerin esiri olduğunu üzüntüyle görerek okumayı bıraktığım, çocukluğumdan gelen alışkanlığım olan Hürriyet Gazetesi’nin yönetim kademesinde, bugünlerde Atatürkçülük karşıtı, laik demokrasi karşıtı düşüncelere yer veriliyor; ülkemizin temel değerlerini koruyan ve gözeten yazarlar işlerinden kovuluyor! Bu arada Doğan Grubu'ndaki Gözcü'nün kapatılması, gerekçe olarak ileri sürülen yalanlar da cabası tabii. Siz, gazetenin genel yayın yönetmeni sıfatınızla, genel seçimlerden hemen önce açıkça AKP’ye oy verilmesini uygun gördüğünü yazabiliyor, Atatürk ve laik rejim karşıtlarının devleti her kademesiyle ele geçirmesinin, yani daha açık bir ifade ile Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasının, demokrasinin bir gereği olduğunu söyleyebiliyorsunuz! Dahası, birtakım liberal geçinen -sözüm ona- yazarlara, gerek Hürriyet Gazetesi’nde gerekse aynı gruptaki farklı gazetelerde köşe tahsis edilebiliyor. “Türkiye Türklerindir” sloganı eşliğinde Türk Bayrağı ve Atatürk’ten oluşan logosuyla yıllardır yayımlanan Hürriyet Gazetesi, artık bazı neoliberallerin laik Atatürk cumhuriyetine açıkça meydan okuduğu, alt kimlik – üst kimlik tartışmalarının yürütüldüğü, TSK'nın yıpratıldığı, iktidarın yayın organı haline getirilmiştir.

Siz de takdir edersiniz ki, gazeteciliğin ve gazetecinin bilinen görev sorumlulukları dışında, geri plandaki olmazsa olmazları vardır. Gazetecinin her vatandaş gibi geçimini sağlamanın da ötesinde çok daha derin, çok daha ulvi sorumlulukları, idealleri olmalıdır. Gazeteci, öncelikle ülkesini ve milletini sevecek ve kollayacak, milli çıkarları her türlü kişisel çıkarların üzerinde tutacak, ülke çıkarlarına hizmet eden stratejik yaklaşımları doğru tespit ederek özümseyecek, hatalı stratejilerin üzerine giderek yanlışların zamanında bertaraf edilmesini sağlayacak, siyasi uygulamaların tarafsız çözümlemelerle halk tarafından doğru anlaşılmasını sağlayacak kadar öncü birey sorumluluğuyla hareket etme dirayetini gösterebilmelidir. İşte Emin Çölaşan böyle bir anlayıştan gelen onurlu bir Türk gazetecisidir! Hürriyet’in bugün değişen misyonu Çölaşan’ı dışlamış olsa bile, o kendi fikirlerini okuyucularıyla yıllardır en iyi şekilde paylaşmış ve kitlelerin hislerine tercüman olarak okuyucularının büyük desteğini almıştır. Benim gibi Hürriyet Gazetesi’ni okuma alışkanlığını değiştirerek ulusal çizgideki yayın organlarına yönelen okuyucu kitlesine rağmen, Emin Çölaşan yine de internet kanalıyla yazılarını okutabilme başarısını göstermiştir. O, Türkiye’de en fazla okunan köşe yazarı ünvanına sahip, ülkemizin yetiştirdiği değerli ve birkaç gerçek gazetecilerden biridir...

Ulusal değerlerimizi birer birer "ellere" verdiğimiz bugünlerde, hiç olmazsa insan kaynağımıza değer verebilmeyi bilmeliydi Hürriyet Gazetesi...

Yaklaşımlarınızı ve uygulamalarınızı şiddetle kınıyorum. Hürriyet Gazetesi'nde dönen oyunların toplum içinde daha iyi anlaşılabilmesi için tanıdık tanımadık herkesle konuşacağım. Siz hangi sosyetik kulüpte hangi şarabın içilebileceğini yazmaya devam edin.. Bakarsınız bir gün sizin de bu kadar büyük bir okuyucu kitleniz olur!

Size kolay gelsin...

Sadun OKYALTIRIK
Cumhuriyet Halk Partisi Kadıköy İlçe Teşkilatı Üyesi
18 Ağustos 2007 – Istanbul

SON ZAMANLARDAKİ TERÖR OLAYLARI ÜZERİNE

Son seçimleri takiben AKP’nin tek parti olarak iktidara gelmesinden hemen önce Apo denilen hokkabaz yakalanarak Türkiye’ye getirilmiş ve PKK terörü hızını keserek durma noktasına gelmişti.

Son dört buçuk yıl içinde, yani AKP’nin iktidarda olduğu dönemde terör olayları ne yazık ki yeniden ayyuka çıkmıştır. Gün geçmiyor, yeni bir ocağa ateş düşüyor ve düştüğü yeri yakıyor. Buna karşın, Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı olan kişi, şehit ailelerini ziyaret etmeyişinin eleştirilmesi üzerine, şehit annesini kasdederek “ben ne diyeceğim o kadına yahu?” şeklinde bir ifade kullanmıştır.

ABD’ye ve batılı güçlere yaranmak için askerimizi Irak’a, Lübnan’a göndermekten çekinmeyen bu zihniyet, kendi Irak sınırının korunması konusunda bile Amerika’dan icazet almaya eğilim gösterebiliyor. Onur Öymen, geçtiğimiz haftalarda Antalya’da bir panelde yaptığı konuşmasında 8,5 milyon dolar (ya da 8,5 milyar, ne farkeder?) Amerikan kredisine karşılık Türkiye’nin Kuzey Irak sınırını korumaktan feragat etmiş olduğunu açıklamıştır! Bu gizli anlaşmaya AKP iktidarı, Devlet Bakanı Ali Babacan kanalıyla imzasını atmıştır.

Kuzey Irak sınırımız, sarp dağlardan oluşması ve coğrafi özellikleri nedeniyle Türkiye tarafından değil, sadece Irak tarafından korunabilmektedir. 1926 yılında Irak Devleti’yle yapılan sınır güvenliği anlaşmasına rağmen, bugün işgal altındaki Irak bu fonksiyonunu yerine getirememektedir. Mevcut şartlar altında ya bölgedeki Amerikan güçlerinin ya da sınır ötesinde bir tampon bölge oluşturmak suretiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu görevi bizzat yapması söz konusudur. Bu alternatiflerden ilk ikisi bugüne kadarki deneyimlerimiz doğrultusunda mümkün görünmemektedir, zira Barzani ve Talabani yönetiminin Türkiye’ye karşı şimdiye kadarki tutum ve yaklaşımları, Türkiye’nin kendi sınır güvenliğini bu ellere bırakmayı düşünmesine kesinlikle engeldir. ABD’nin de PKK’yı desteklediği çok açıktır. Bu nedenle Türkiye’nin sınır güvenliğini sağlayabilmesinin tek yolu sınır ötesi operasyondan geçmektedir. Ancak ABD bunu her vesile ile engellemeye çalışmaktadır. AKP iktidarı döneminde, 4 Temmuz 2003’te Türk askerinin başına çuval geçirilmesinin nedeni de budur. Ne yazık ki AKP’nin Dışişleri Bakanlığı, Türk Halkı’nın onuruna karşı girişilen bu alçakça eyleme bile sert bir tepki gösterememiştir... Türkiye’de sınır ötesi operasyon yüksek sesle telaffuz edilmeye ve Irak sınırına yoğun bir şekilde sevkiyat yapılmaya başlandığından beri ABD bu konudaki rahatsızlığını dile getirmiştir. Dahası ABD, 26 Mayıs 2007 tarihinde iki adet F-16’sını Güneydoğu’da Türk hava sahasına 4 dakika süreyle izinsiz sokarak sözüm ona Türkiye’ye göz dağı vermek istemiştir.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan birkaç gün önce “TSK bana bağlıdır” açıklamasını yaparak güç ve gövde gösterisi yaparken, birkaç gün sonra da “TSK isterse yetki veririz” söylemiyle sorumluluğu üzerinden atmak istemekte ve takiyyelerine her gün bir yenisini eklemektedir. Amacı, her konuda desteğini aldığı ABD’ye ters düşmemektir. Madem TSK, Başbakan’a bağlıdır, o halde iktidar partisinin duruşunu ve stratejisini belirleyerek TBMM ile ve Genelkurmay Başkanlığı ile paylaşması gerekirdi. Erdoğan’ın yaklaşımı son derece ciddiyetsizdir.

“Sen ‘Ne mutlu Türküm diyene’ dersen, birileri de çıkar ‘ne mutlu Kürdüm’ der” diyen, alt kimlik – üst kimlik tartışmaları yaratan, Türklük kavramı yerine “Türkiyelilik” adı altında uydurma bir kavramı ortaya atan kişilerin PKK terörünü çözmesini nasıl bekleyebiliriz? Aynı şekilde Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül de “PKK’ya operasyon yapmazsan mayına basmazsın” gibi bir inci dökmüştür.

ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin altında yatan gerçek, bölgede fiilen bir Kürt Devleti’nin kurulmasından ibarettir. Amerikan Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde yayınlanan haritada bu net olarak görülmektedir [ http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899 ]. Bu haritayla ilgili Amerikan planları, aslında ilk defa Amerikan Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde yayınlanan haritayla hayat bulmamıştır. ABD’nin Türkiye üzerinde oynamak istediği oyunun başlangıcı, esasında Birinci Dünya Savaşı yıllarına kadar uzanmaktadır. 1920’de ABD başkanı Wilson, kendi dışişleri bakanlığının Kafkasya bölümüne, Türkiye’yi “Ermenistan, Lazistan, Kürdistan ve diğer etnik gruplar” şeklinde dörde bölen bir harita hazırlatmıştı. (Ref. İşgal ve Direniş, s.26-27 – Hulki Cevizoğlu). Benzer bir harita, şimdi tekrar Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında ortaya atılmaktadır. Ne yazıktır ki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kendi partisinin iktidarı döneminde, övünerek kendisini Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olarak tanımlamaktadır. Bunun ne anlama geldiğini buyrun sizler takdir edin...

Olay sadece PKK terörü ile de sınırlı değildir. Bugün özellikle büyük şehirlerimizde yaşanan suç patlamasına rağmen, güvenlik birimleri elleri kolları bağlı duruma getirilmiştir. Tüm kamu teşkilatlarında olduğu gibi kadrolaşmanın en uç örneklerinden birisi de polis teşkilatımızda yaşanmış, polis teşkilatına dahi imam hatipliler sokulmuş, polisin tüm yetkileri elinden alınmıştır. Haksızlığa, saldırıya, gaspa, darba uğrayanlar, polise gitmek yerine kendi adaletlerini kendileri uygular hale gelmiştir. Polis de artık neredeyse olaylara müdahale etmek istememektedir.

İşte böyle bir tablo karşısında son sözü 22 Temmuz’da Türk Halkı söyleyecektir! Lütfen oyunuzu kullanın...

Saygılarımla
Sadun OKYALTIRIK
28 Mayıs 2007, Istanbul

TÜRKİYE’DE YABANCI SERMAYE ve HUDSON OLAYI

Son 4.5 senedir AKP iktidarının ülkemize yaptığı kötülüklerin haddi hesabı yok. Ahlaksızlıkların, hırsızlık ve yolsuzlukların, kural tanımazlıkların en büyüğü bu son iktidar döneminde ortaya çıktı. İlk icraat olarak “milletvekilliği dokunulmazlığını kaldıracağız” diyip de dokunulmazlığının arkasına sığınmaktan, Orman arazilerinde yapılaşmaktan ve buralardan rant sağlayan siyasetçilerden tutun, milli eğitimi bile İslamist politikalara alet etmeye, laik ve üniter yapıya göz göre göre zarar vermeye, Cumhuriyet tarihinde emsali görülmemiş kadrolaşmaya, TSK’yı yıpratmaya çalışmaya, doktorları, mühendisleri, avukatları ve ülkenin daha nice nice yetişmiş beyinlerini hiçe saymaya, vatandaşa karşı “al ananı da git buradan” diyebilecek kadar hakaretlere, ülkenin tüm ekonomik değerlerini yok pahasına yabancılara peşkeş çekmeye kadar her şeyi bu iktidar döneminde belki de ilk defa hayretler içerisinde izledik. Hepsi bu kadar da değil... Devletin tüm kurumlarıyla kavgalı olan bir iktidarı da ilk defa AKP’yle tanımış olduk. Hayatî önemi haiz konularda bile, Kasım 2002 seçimlerinde elde ettikleri TBMM’deki haksız üstünlükleri sayesinde, kaldır elini – indir elini yöntemiyle birçok kararı oldu bittiye getirdiler.

Her ne olursa olsun, olup bitene daha fazla seyirci kalmak yerine, artık Türk Halkı’nda milli bir uyanış başladı. Hep birlikte sesimizi yükseltmeye, hep birlikte biraz biraz siyaset yapmaya başladık. Bu gelişmeler içerisinde, Türkiye yeni bir oluşuma doğru hızla ilerliyor. Bu yeni oluşum, siyasi olduğu kadar, aynı zamanda kültürel, ekonomik ve stratejik alanlarda da ilerleyen yıllarda kendini göstermeye adaydır.

Söz konusu yenilikler kapsamında öncelikle Türkiye’de seçim sisteminin değişmesi gerekmektedir. İnsanımızın ve aydınlarımızın bu konunun takipçisi olması son derece önemli ve gereklidir. Lidervekilliği yerine gerçek milletvekilliğinin yolunu açacak bir seçim sisteminin uygulamaya geçirilmesi artık kaçınılmaz olmuştur. Bir vatandaş olarak, milletvekili adayını tanımadan, sadece bir siyasi partiye oy vermek suretiyle beni temsil edecek vekilimi seçmem nasıl mükün olabilir? Böyle bir seçim sisteminde, halk, gerçek adaylarını seçme şansına sahip olamayacağı için, temsili demokrasiden de söz etmek çok anlamsızdır. Ne yazık ki bu seçimlerden sonra da TBMM’de milletvekili yerine lidervekilleri görev yapmaya devam edeceklerdir. Umarım 22 Temmuz 2007’den sonraki seçimlerde Türkiye’de siyaset daha istikrarlı, mantıklı ve sağduyulu kuralları olan ve temsili demokrasi adına daha fazla anlam ifade eder hale gelir.

Gündemdeki sıcak konulardan belki de en önemlisi, son olarak Oyakbank’ın Hollandalılara satışıyla ilgili... Oyakbank’ın tamamının Hollandalı İNG’ye satılmasıyla Türk bankacılık sektöründe yabancılaşma oranı %40’ların da üzerine çıkmış oluyor. Kanla, irfanla kurulan cumhuriyetimiz ne acıdır ki yabancı sermayenin gücüyle, bankaların yabancılara satılmasıyla, emperyalist güçlerin Türkiye üzerinde oynadıkları finansal oyunlarla ve IMF ile işbirliği ile tehditlere maruz kalmanın da ötesinde açıkça işgal altına girmiştir. Eğer özelleştirme, küreselleşmenin doğal bir sonucu olarak görülüyorsa, neden küreselleşme nalıncı keseri gibi hep tek taraflı düşünülmektedir? Dünyanın hangi ülkesinin telekomunu, bankasını, limanlarını, fabrikalarını ya da bunların belli bir oranını Türkiye yönetmekte ya da işletmektedir? Yunan Halkı kendi ülkesinin herhangi bir bankasının Türk sermayesine geçmesine, bırakın banka satın almayı, Batı Trakya’da Ziraat Bankası’nın bir şubesinin açılmasına bile yıllardır karşı çıkarken, neden benim ülkemin bankası Yunan kilisesinin de ortak olduğu bir bankaya peşkeş çekilmektedir?

Türkiye’deki yeniliklerden bahsederken, en önemli gelişmenin Türk Halkı’nda ortaya çıkan başkaldırma duygusu olduğunun altını çizmek gerekir. Bankaların yabancılara satılması gibi, stratejik açıdan son derece sakıncalı bir konuda, Türk insanının tepkisini göstermesi, siyasal iktidar karşında kendi iradesinin ağırlığını koyması gerekir. Halkımıza buradan bir boykot çağrısında bulunuyorum! Yabancı sermaye tarafından devralınan bankalardaki paralarımızı çekelim, bu bankalarla çalışmayalım ve onlara Türkiye’de daha fazla tutunma şansı vermeyelim. Haydi bu toplumsal hareketi ve duyarlılığı hep birlikte başlatalım... Halkımızın bu konudaki tutarlılığı ve kararlılığı, özellikle Türk Bankacılık ve Sigortacılık Sektörü’nü ele geçiren yabancı sermayenin Türkiye’de uzun süre kalmasını engelleyecek ve milli sermayenin bu sektörlerde yeniden doğuşunu sağlayacaktır. Elbette kolay olmayacaktır. Ancak bunun için bir bedel ödenecekse, bu bedel şimdi ödenmelidir. Yarın çok geç olabilir...

Diğer taraftan, daha birkaç gün önce, Hudson Enstitüsü’nde üretilen senaryoları ve bunun altında yatan oyunları da hep birlikte ibretle izledik. AKP’nin kurnaz üçlüsü, bu konuda da ağız birliği etmişçesine TSK aleyhine açıklamalarda bulundular, halkı TSK’ya karşı kışkırtmaya çalıştılar. AKP iktidarı Türkiye’de oyun içinde oyun çeviriyor! Bilmeliler ki Türk Halkı’nın zoru oyunu bozar...

En acı olan gerçek, hâlâ AKP’nin Türkiye’ye yaptığı kötülüklerin farkında olmayanların sayısının hiç de azımsanamayacak düzeyde olmasıdır. 22 Temmuz seçimlerinde AKP gibi bir siyasi iktidarın bir daha hiç çıkmamacasına sandığa gömülmesi gerekirken, AKP yandaşlarının hâlâ bu kadar çok olması hayret, hatta esef vericidir. Bu seçimlerde dahi oy kullanmamayı düşünenlerin sayısı da en az AKP’ye oy verecekler kadar, belki daha bile fazla. Bu şartlar altında dahi, iş, her zamanki gibi duyarlı Türk insanına düşmektedir.

Yine de umudumuzu kaybetmeden sandıklardan çıkacak sonucu beklerken, değiştirebileceklerimizi değiştirme gücümüzün de farkında olmayı diliyor, Türk Halkı’nın sağduyusuna güveniyorum...

Saygılarımla

Sadun OKYALTIRIK
CHP Kadıköy İlçe Teşkilatı Üyesi
Istanbul, 23 Haziran 2007

RTE'nin SON 12 YILI...

Türkiye’nin aydınlık insanları, değerli dostlar !

Cumhuriyetin ilanından günümüze kadar, Türkiyemiz, bu derece yoğun iç ve dış tehdidi bir arada görmedi. Ulu Önderimiz, Mustafa Kemal Atatürk’ün gençliğe hitabında söyledikleri, bugün yaşadıklarımızla ne yazık ki harfi harfine örtüşmektedir.

“Memleket dahilinde iktidara sahip olanlar; gaflet, delâlet ve hatta hıyânet içindedirler.”
Yedi düvelin 88 yıl önce savaşla yapamadığını, AKP iktidarında kime ya da hangi amaca hizmet ettikleri çok belli olan hainler, ekonomik yollarla, hesaplı ve istikrarlı bir şekilde ülkemizi zayıf düşürerek, başta AB ve ABD olmak üzere çok çeşitli dış mihraklarla işbirliği yaparak gerçekleştirmek istemektedirler.
Toprakları fiilen ve parsel parsel satılan, tüm ekonomik dayanakları acımasızca yabancılara peşkeş çekilen cânım vatanımızda, bugün de ne yazık ki, cebren ve hile ile neredeyse bütün kalelerimiz zaptedilmiş, bütün tersanelerimize girilmiş, ordularımız yıpratılmış ve özelleştirme kisvesi altında memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş durumdadır. Bu duruma rağmen devletin Maliye Bakanı “babalar gibi satarım” gibi bir ifadeyi kullanmaktan çekinmemiştir bile... Peki ya sonuç? Bugün güney sahillerimizde maalesef İngiliz, Alman, Fransız, vb. kurtarılmış bölgeler oluşmuştur. Devletin, bu bölgelerdeki elektrik ve su idareleri bile faturalarını artık İngilizce düzenlenmektedirler!

Ulusal bankalarımızın yok pahasına yabancılara satılması, yabancılara Türkiye içinde birtakım ticari imtiyazların sağlanması, yani kapitülasyonların hortlatılması; sanayimizin ve ihracatımızın neredeyse durma noktasına getirilerek, dört buçuk sene önce 160 milyar dolar civarındaki borcun, IMF ve Dünya Bankası’ndan aldıkları yüksek faizli krediler sayesinde bugün üçe, dörde katlanmasına, bizlerden daha çok çocuklarımızın, torunlarımızın haklarının yenmesine itiraz etmeyecek miyiz? Dış borç artışına karşı, ülkemizde sanayi devrimi oldu da biz mi fark etmedik? Bugün her doğan bebek geleceğe borçlanmış olarak dünyaya geliyor ve gelecekleri ipotek altında hayata başlıyorlar. Yazık değil mi çocuklarımıza?

Bizim çocuklarımızın durumu böyle iken, bir zamanlar oğlunun sünnetinde takılan altınlarla geçindiğini söyleyerek kendisini acındırmaya çalışan Recep Tayyip Erdoğan, bugün oğluna 3 milyon dolara gemi alabiliyor! Nereden geliyor bu değirmenin suyu? Bunun hesabı sandıkta sorulmayacak mı?

Güzel Türkiye’nin Aydınlık İnsanları!

Lütfen 22 Temmuz oyununa gelmeyin! Bu tarihin belirlenmesinin altında da farklı hesaplar bulunuyor. Seçmen profiline bakıldığında, yaz ortasında yapılacak bir seçimin daha çok AKP’nin menfaatine hizmet edeceği ayan beyan ortadadır. Bugüne kadar hiçbir seçim yaz ortasında yapılmamıştır. Yazın, tatile giden ailelerin yanında, milyonlarca üniversite öğrencisi ve sezonluk tarla işçisi saf dışı bırakılmak istenmektedir. Vakıf yolsuzluklarının, yeşil sermayenin, yurtdışı ve özellikle Arap sermayesinin beslediği tüm finansmanını, vatandaşın gözünün içine baka baka, ülke menfaatlerine ters yönde seferber edebilen bu zihniyete, artık sandıklarda cevap verme zamanıdır! Şimdi de her zamanki gibi seçim rüşvetlerine başladılar. Halkın, devletin parasıyla yaptıkları açılışları parti mitingine dönüştürüyorlar. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratma çabaları yetmezmiş gibi, üstüne bir de bu açılışlarda subaylarımızı tartaklıyorlar (27 Haziran 2007-Cumhuriyet Gazetesi). Yine halkın, devletin parasıyla yaz ortasında kalitesiz ithal kömür dağıtıyorlar. Ekonomik özgürlüğü yok edip, vatandaşlarımızın sadakaya muhtaç kalması işlerine geliyor!

22 Temmuz’da sorumluluğumuz çok büyük. Lütfen vatandaşlık hakkınızı kullanın! Ulusal görev hepimizi bekliyor... Bu yaz tatile gitmemek pahasına bile olsa, hep birlikte sandıklara koşalım.. Gittiğimiz yazlık yörelerde değil, seçmen olarak kayıtlı bulunduğumuz sandıklarda oylarımızı kullanalım. Hak ettiğimiz ve layık olduğumuz yönetime ancak bu şekilde kavuşabiliriz.

HAYDİ... Hep birlikte, elele, güzel günlere...

Sadun Okyaltırık
CHP Kadıköy İlçe Teşkilatı Üyesi
Istanbul, 28 Haziran 2007


İŞTE RTE'nin SON 12 YILDA SÖYLEDİKLERİ:

BELEDİYE BAŞKANLIĞI DÖNEMİ:

1. Elhamdülillah şeriatçıyız! 21.11.1994 (Milliyet Gazetesi)
2. Yılbaşına karşıyım 19.12.1994 (Sabah Gazetesi)
3. Ben tekkeye değil, dergaha gittim. (22.1.1997 – Gözcü Gazetesi)
4. Ata’ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok. (12.5.1994 – Hürriyet Gazetesi)
5. Her 10 Kasım’da yaygara kopartılıyor. (14.11.1994 – Hürriyet Gazetesi)
6. İçki yasaklansın. (1.5.1996 – Hürriyet Gazetesi)
7. İstanbul’u Medine yapacağız. (Akis Gazetesi)
8. Bütün okullar İmam – Hatip yapılacak. (17.9.1994 – Cumhuriyet Gazetesi)
9. Ben İstanbul’un imamıyım. (6.3.1995 – Hürriyet Gazetesi)
10. Mayo reklamı şehvet sömürüsüdür. (6.3.1996 – Hürriyet Gazetesi)
11. Milli Piyango zulümdür. (29.9.1994 Hürriyet Gazetesi)
12. Taksim’deki caminin temelini inşallah atacağız. 1.7.1994
13. Cumhurbaşkanı’nın imam hatipli olacağı günler yakındır. (5.2.1996 – Akit Gazetesi)
14. “Türkiye kendine din olarak Kemalizmi almış ve başka hiçbir dine yaşam hakkı tanımayarak kitlelere zorla dikte ettirmiştir. Türkiye’nin yarınında artık Kemalizme ve Kemalizm benzeri rejimlere, sistemlere yer yoktur. Kemalizmin yeniden kendini üretmesi söz konusu değildir. Bizim için en üst belirleyici, İslam’ın etkileridir. Her şey ona göre belirlenir”.
15. Camiler kışlamız, minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz, müminler askerimizdir.
16. Demokrasi bizim için bir amaç değil, araçtır. Amacımıza ulaşana kadar demokrasiye bağlıyız. 17. Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince ineriz.
18. Hem laik, hem Müslüman olunmaz. Ya müslüman olacaksın ya laik. İkisi bir arada olunca ters mıknatıslanma yapar. Mümkün değil, ikisi bir arada olamaz.
19. Referansımız İslamdır. Tek hedefimiz İslam devletidir.
20. Sen “Ne Mutlu Türküm Diyene” dersen onun da “ne mutlu kürdüm” deme hakkı vardır.
21. Oğlunun nikah davetiyesindeki tarih 29 Zilkade 1421 !!!
22. Birbuçuk milyarlık İslam alemi, Müslüman milletimizin ayağa kalkmasını sabırsızlıkla bekliyor. Kalkacağız, bu ayaklanma başlayacak!
23. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir lafı” koskoca bir yalan! Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır!

BAŞBAKAN OLDUKTAN SONRA:

24. Türkiye’yi pazarlıyorum. Bizim için verilecek para önemlidir. Her şeyi pazarlar, satarız, parayı veren, düdüğü çalar.
25. Kadın nereye isterse oraya oturur. Sana ne yaa? Ayıp yaa!! (Kars’taki AKP toplantısında kadınlarla erkeklerin ayrı yerlerde oturtulmasını eleştiren gazeteciye)
26. Türkiye’de Kürt sorunu vardır. Bunu Türkiyelilik kavramıyla çözmeliyiz. Türkiyeli kimliği her vatandaşın üst kimliği olmalı, Türk kavramı da alt kimlik olarak değerlendirilmelidir. İsteyen isterse yine ben Türküm derse desin. (Diyarbakır’da halka yaptığı konuşmada, alt – üst kimlik tartışmasıyla Türk kimliğini de Ermeni, Rum, Kürt gibi alt kimlik olarak gösteriyor; PKK ile aynı söyleme giriyor).
27. PKK’nin cenaze töreninde bayrak açması da F-16’ların alçaktan uçuş yapması da yanlış. İki tarafın da yaptığı yanlış. (PKK terör örgütü ile Türk Silahlı Kuvvetleri’ni aynı kefeye koyuyor. Kendince her iki tarafa da eşit yaklaşıyor).
28. Suriye’yi Lübnan’dan çıkardıkları gibi bizi de Kıbrıs’tan çıkarırlar. Birileri bize çık der, kuzu kuzu çıkarız.
29. Yahu bu millet yatıp kalkıp size mi çalışacak? (Erzurum’daki çiftçilere)
30. Sana mı kaldı türban konusunda karar vermek? Bu ulemanın işidir. Ulema ne diyorsa o olur. (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne çatıyor... Oysa hatırlayınız ABDullah Gül Efendi’nin türbanlı eşi de Türkiye’yi AİHM’ne şikayet etmişti !!)
31. Danıştay’ın türban kararı konusunda: “Efendi sen kim oluyorsun, buna mecelle (şeriat hukuku) karar verir”. (Birkaç hafta sonra işareti alan şeriatçı bir terörist Danıştay’ı bastı ve türban kararını veren Danıştay üyelerini silahla taradı; Danıştay üyesi bir hakimi öldürdü.)
32. ABD’de özgürlük anlayışı var ama benim ülkemde yok! (ABD gezisinde kendi ülkesini Amerikalılara şikayet ediyor).
33. Mersin’de bir vatandaşımıza: Ulan terbiyesizlik yapma, artistlik yapma! Hadi ananı da al git buradan.
34. Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmayan yüzlerce atamanın, vekaletlerle yürütülmesi konusunda: “Biz hukuka aykırı bir şey yapmıyoruz. Mecelle’de (şeriat hukuku) böyle bir kaide var.
35. Şehit yakınlarına: “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir”. Şehit anasına: “Ne konuşacağım ben o kadınla yahu?”
36. Almanya’da parasını din sömürücülerine kaptıran bir gurbetçimiz için: “Söyleyin şu sahtekâra ne istiyormuş?” à Aynı zamanda bu lafı söylediği salondaki vatandaşlara Türkiye Cumhuriyeti’nin büyükelçisini yuhalatıyor.
37. Birleşmiş Milletler tarafından tüm dünyada terörist ilan edilen El Kadı hakkında “kendisine babam gibi güvenirim. Ona kendime inandığım gibi inanıyorum ve param kadar da kefilim”. Eleştiren gazeteci ve muhalefet üyeleri için à “Onları hoplatacağım!”
38. PKK’nin ateşkes kararından sonra “biz de durduk yerde onlara operasyon yapmayız.” PKK’nin ateşkes kararına jest yapıyor, PKK’yı muhatap alıyor...
39. Kıbrıs davasının 50 yıllık lideri Sn. Denktaş’a “Neyse ki yaşına başına saygı duyuyorum. Ağzı olan konuşuyor be!”

AKP GENEL KONGRESİNDE

40. “Sanki maçta gibi bağırıp çağırıyorlar ‘Türkiye laiktir, laik kalacak’ diye. Bunlar hoş şeyler değil” (RTE)
41. 2002 seçimlerinden hemen önce ne dedi? “Ben gelişerek değiştim...” Başbakan olduktan sonra ne dedi? “Ben hiçbir zaman değişmedim; İslami fikirler değişmez!”

42. TAYYİP ERDOĞAN'IN, 1980'Lİ YILLARDA ARŞİVLENEN , KURAN KURSUNDA ETTİĞİ BİLİNEN VE TRABZON - ASKERİ ARŞİVİNDE MEVCUT BULUNAN ATATÜRK ALEYHİNDEKİ ÜNLÜ YEMİNİ:
Ben Muhammed Müslüman ümmetindenim. Türkiye, dinsiz, laik bir memleket haline gelmiştir. Hayatımı Mustafa Kemal dinsizliği ile savaşa adayacağıma, Türkiye’yi bir din ve şeriat devleti haline getirmek için mücadele edeceğime, Kemal Paşa zamanında çıkarılan dinsiz kanunların tatbikini önleyeceğime, kısa zamanda ümmet esasına dayanan, şeriat devletinin kurulması için çalışacağıma, dinim, Allahım ve bütün mukaddesatım üzerine yemin ve kasem ederim. à bu sözler, Trabzon Tire Askeri Arşivi’nde mevcuttur. http://www.oytrabzon.com/ sitesi, politika bölümü – Tarhan Taykut’un hazırladığı “Tayyib Erdoğan Yemini” adlı makalesinden alınmıştır.

AKP İntihara Gidiyor

Alıntı yapılan kitap: AKP İntihara Gidiyor
Yazar: Ahmet AKGÜL
Basım: Istanbul 2007
Alıntı yapılan sayfalar: 278, 279


Kitabın yazarı Ahmet Akgül kimdir? (Kendi anlatımı ile..)
1949 doğumlu, inşaat ustası ve marangoz derviş Hacı Behzat Efendi’nin oğlu. Küçük yaşlardan itibaren Kur'an-ı Kerim’i, tecvidi, Osmanlıca mizrakli ilmihali ve diger temel dini bilgileri Hacı Dursun Efendi’den öğrenmiştir. Şu anda Medine’de hocalık yapan Hafiz Mustafa Albayrak’tan Kuran dersleri almıştır. Gülugkurde kaldığı yıl boyunca bir nevi inziva hayatı yaşamış, Risale-i Nur üzerine o dönemler yoğunlaşmıştır. 1977 yılında hizmet ehli arkadaşlarının isteği ile Akıncılar teşkilatını yeniden kurmak üzere Elazığ’a taşınmıştır. 1995 RP Adana milletvekili adayı olarak seçimlere katılmış, iki sene sonra da emekliye ayrılmıştır.

Araştırmacı yazar, düşünür ve siyaset bilimci Ahmet Akgül, Milli Görüş’ün temel taşlarından birisidir. Ahmet Akgül’ün “AKP İntihara Gidiyor” kitabının 278 ve 279. sayfalarından aynen alıntıdır:

İşte, BİR AKP’Lİ DANIŞMANIN İTİRAFLARI
"Kuzey Irak' ta, askerlerimizin başına çuval geçirmelerini ve Genel Kurmaı zor duruma düşürmelerini, Amerikalilara biz söyledik". AKP'yi kuranların ve kurduranların, özellikle Tayyip Erdoğan'ın özel bir önem verdiği danışmanlarından ve operatörlerinden biri ile yemekte karşılaştık. Tam bir panik havasındaydı. "Hayrola işleriniz iyi gitmiyor galiba!" dedim.

AKP’li Danışman: "Tezkere krizinde oldu ne olduysa, büyü o zaman bozuldu, beklediğimiz sonuç çıkmadı, sonrasını zaten biliyorsunuz. "

AA: "Katılmıyorum, Edelman'ın YSK’ya ziyareti, Londra, Washington, New York, Dubai ve bazı şehirlerde daha AKP kurulmadan önce verilen sözler sonunuzu hazırladı. Devleti tanımadan, anayasal organlardan ve milletten gerçek anlamda bir -olur- almadan küreyi yerinden oynatacak kararları alabileceğinizi sanmak çocukçaydı. Bu durum AKP'yi bitirdi."

AKP’li Danışman: "Hayır, bizi Özkok Paşa ve Paşalar bitirdi. Tezkere krizinde ne yapacağımızı bilemedik. Sorduk ne yapılmalı diye; "İktidar sizsiniz, karar almak sizin işiniz, biz kararı uygularız" dediler. "

AA: "Ama zaten siz orduya sormadan informel olarak her türlü garantiyi vermiştiniz. Asıl hata o değil mi?"

AKP li Danışman: "Tamam her türlü garantiyi ve tavizi verdik ama ABD' nin Dogu ve Guneydogu' ya tam yerlesecegini bilmiyorduk. Yani, ABD ve Ingiltere Türkiye' yi isgal edeceklerdi, panige kapildik."

AA: "Ama ABD' lilere bu garantiyi AKP' nin kurulmasi asamasinda verdiniz.

AKP’li Danışman: "Evet, cok yanlis yaptik."

AA: "Peki o halde Özkok Paşa’nın ve Paşaların suçu ne?"

AKP’li Danışman: "Onlar diyebilirlerdi ki; "Tezkerenin çıkmasina karşıyiz." Ancak asker karari bize birakti!"

AA: "Normal, demokrasilerde zaten boyle olmaz mi?"

AKP’li Danışman: "Tamam da, tezkerenin faturasini sonunda AKP' ye kesti ABD'liler. Asker, "tezkereye karşıyiz" deseydi, parti ile ABD degil, ABD ile TSK karşı karşıya gelecekti, biz yirtacaktik! ?."

AA: "Özkok Paşa ve Paşalar size tezkere çıkarmayin demedi mi?"

AKP’li Danışman: "Hayir demedi ama cesaret edemedik!"

AA: "ABD, Türk askerlerinin başına çuval gecirdi ama ceza olarak?!"

AKP’li Danışman: "Yahu o olayi hic sorma. O Wolfowitz' in halt yemesi. Bizimkiler(AKPliler), "tezkerenin öcünü TSK' dan alalım" diye ona akıl vermiş!..."

AA: "Yoksa sizin Danışman arkadaşlarınızdan biri ve Istanbul' da iki işadamı Wolfowitz' e asıl suçlu AKP degil, TSK demiş olmasın?! Çünkü Amerika' ya söz verdiği gibi AKP tezkereyi çıkaracaktı! TSK' yi cezalandırma teklifi, iki işadamı ve bir Danışmandan gitmedi mi?"

AKP’li Danışman: "Çok büyük, cok fahiş bir hata yaptık zaten Wolfowitz Türk ordusunu bizimkilerin teklifi üzerine cezalandırmaya karar verdi."

AA: "Tek başına mı?"

AKP’li Danışman: "Yok canım, Tayyip Erdoğan ve ve Gül le paylasildi, onlar da "olur" dediler."

AA: "Yani Wolfowitz' in, ABD nin bu cokbilmis Danışmaninin ve Istanbul' daki iki isadaminin: "Türk ordusunu cezalandirma onerisine" Tayyip Erdoğan ve Gül ya da Es Genel Baskanlar "Evet" mi dedi?"

AKP’li Danışman: "Maalesef oyle!... Tayyip ile Gül'ün gezileri bu plana gore ayarlandı. O gün Tayyip Erdoğan Rize' de, Gül' de Kayseri de olacakti. Cok ters bir sey olursa ikisi ABD' liler tarafından alinacakti. Bu plani Wolfowitz hazirlamisti. "

AA: "Ne tur bir terslik bekliyordunuz? "

AKP’li Danışman: "Tayyip Erdoğan ve Gül’e yönelik askeri bir hareket olabilir diye düşündük."

AA: "Yani AKP üst yönetimi, AKP'nin yildiz Danışmanı ve Istanbul'daki iki işadamı Türk askerlerinin başına çuval geçirileceğini biliyor muydu?"

AKP’li Danışman: "Evet tabi. Yanılmıyorsam bir de emekli bir Paşa biliyordu."

AA: "Hiçbir kimse çıkıp da Tayyip ve Gül'e bunun sonuçlarının çok ağır olabileceğine ilişkin görüş bildirmedi mi?"
AKP’li Danışman: "Tezkerenin mecliste reddedilmesine çok kızmıştık. ABD Savunma Bakanı arkamızdaydı. Kendimizi çok güçlü hissediyorduk! "

AA: "Ordunun sessiz kalacağını mı düşündünüz?"

AKP’li Danışman: "Biz degil, Wolfowitz öyle düşündü. Türk askerlerinin başına çuval geçirilince, Genel Kurmay Başkanı Özkök ve diğer Kuvvet Komutanı Paşaların, o günkü harekatın nöbetçisi Büyükanıt’ın isifa edip emekli olacaklarını öngörmüştük. Eğer o gün paşalar istifa etseydi, bizim Genel Kurmay Başkanımız hazırdı.

15 Aralık 2007 Cumartesi

SELAM CUMHURİYET DOSTLARI, MERHABA ÖZDE ATATÜRKÇÜLER!

Bizler Atatürkçü ve vatansever bireyler olarak yeni bir sivil toplum hareketi yaratma çabası içindeyiz. Platformumuzu "tam bağımsız ve laik cumhuriyet için mücadele eden gönüllülerin oluşturduğu iletişim ve fikir paylaşım grubu" olarak tanımlıyoruz.

Sayın Prof. Dr. Emre Kongar'ın Cumhuriyet Gazetesi'ndeki Medya Notu isimli köşesinde, bir Türk hekiminin mektubunu yayımlamasıyla kendiliğinden başlayan; laik ve Atatürkçü Cumhuriyet Türkiyesi’nin sosyal-hukuk devleti kazanımlarını korumaya yönelik olarak tüm yurtta bir dip dalgası oluşturma ülküsüyle kurulan platformumuz kısa sürede gelişip büyümüştür. Şu anda Istanbul'da 61; Türkiye genelinde 250 üyemiz bulunmaktadır. Sn. Prof. Dr. Emre Kongar, bugüne kadar gazetedeki köşesinde Cumhuriyet İçin İletişim Platformu'ndan iki kez bahsetmiştir.

Platformumuz, tüm Türkiye'yi olduğu kadar, yurtdışında yaşayan Cumhuriyet Dostları'nı da kucaklamaktadır. Amacımız, bir taraftan "laik-demokratik hukuk devleti" yapısını ve Atatürk ilkelerini korurken, diğer taraftan da temsili demokrasinin ülkemiz genelinde tam bağımsızlık ilkesiyle kökleşmesini sağlamaktır. Aynı paralelde gücünü tamamen halktan alan bir Sivil Toplum Kuruluşu anlayışıyla çalışarak, özellikle sosyoekonomik düzeyi düşük bölgelerde yaşayan vatandaşlarımızın, Cumhuriyet'in kazanımları konusunda bilinçlendirilmesi de hedeflerimiz arasında bulunmaktadır. Ermeni diasporasınca çarpıtılarak ülkemizin maddi tazminat, hatta toprak kaybı tehdidiyle karşı karşıya kaldığı 1915 olayları konusundaki yaklaşım Türkiye’nin uluslararası lobicilik faaliyetlerinde son derece yetersiz kaldığını apaçık ortaya koymuştur. Uluslararası lobicilik faaliyetlerinin gelişmesine katkıda bulunmak da platformumuzun ileri dönem planları arasında yer almaktadır. Bu konuda yurtdışında yaşayan üyelerimize büyük sorumluluklar düşmektedir.

Çalışma prensibimiz, temelde, üyelerimizin bireysel katkısına dayanmaktadır. Daha açık bir ifade ile grupta fikirler ortaya atılıp olgunlaştırıldıktan sonra tüm platform üyeleri kendi imkânları dahilinde bu aktivitelere destek vermektedirler. Örneğin protesto edilecek bir yazar mı var? Münferit mektuplarla bu yazar protesto ediliyor... Türkiye'nin bir köşesinde maddi-manevi desteğe ihtiyacı olan insanlar mı var? Bu insanlara yine imkânlarımız çerçevesinde, platformumuzun adını kullanarak destek oluyoruz. Ya da üniversiteyi yeni kazanmış, imkanları kısıtlı Atatürkçü gençlerimizin dinci örgütlerin tuzağına düşmesi mi söz konusu? Onlara burs veriyoruz, kalacak yerler tahsis etmeye çalışıyoruz. Herkes tek tek, ama bir araya gelince sıkı bir yumrukçasına....

Aktivitelerimizden bazıları ise proje bazında takım çalışmaları şeklinde yürütülmektedir. Bu anlamda Cumhuriyet İçin İletişim Platformu bünyesinde ilk kez Sağlık Projeleri Ekibi kuruldu ve hızlı bir biçimde projeler üretmeye başladı.

Değerli Dostlar!

İlk ciddi aktivitemizi geçtiğimiz 29 Ekim'de Bağdat Caddesi'ndeki Cumhuriyet Yürüyüşü'ne katılarak yaptık. Yürüyüşte, önceden bastırdığımız pankartlarımızı açarak Cumhuriyet'in kazanımlarının sonuna kadar bekçisi olduğumuzu ilan ettik. Bunun dışında, katılmak isteyen arkadaşlarla aramızda para topladık ve ilk defa bir gazete ilanı vererek adımızdan söz ettirdik. Bu ilan, 3 Kasım 2007 Cumartesi günkü Cumhuriyet Gazetesi'nde Sn. Prof. Dr. Erdal İnönü'nün vefatıyla ilgili olarak verildi.

Aynı zamanda Türkiye'deki diğer sivil toplum kuruluşları ile eşgüdüm yaratmaktayız. Şu anda Ulusal Sivil Toplum Kuruluşları Birliği ile yakın temas içindeyiz. Hemen hemen tüm üyelerimiz bizkackisiyiz olusumuna da üyeler. Üyelerimiz aynı zamanda Atatürkçü Düşünce Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği gibi derneklerde yer almakta serbesttirler. Bu sayede hem İletişim ağımızı hem de etki alanımızı genişletmeyi hedefliyoruz.

Sizler çağdaş, aydın, laik ve Atatürkçü birer Türk insanı olarak elit ve seçilmiş bireylersiniz. Bu ifademin nedeni diğer insanlarımızla aramıza herhangi bir farklılık koymak için değil, kitleleri peşinden sürükleyecek birer lokomotif güç olarak çalışmamız gerektiği içindir. Bu nedenle ülkemizin bize, her zamankinden daha çok ihtiyacı bulunmaktadır.

Değerli Yurtseverler!

Bizler;
· İnsanın insana kulluk ettiği ümmet devleti yerine, egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğu ULUS DEVLETİ'nin kendini yeniden tesis etmesi için çalışıyoruz.
· Kadıdan, ulemadan bahsederek şeriat imâlarının yapıldığı bugünlerde, yargıçlardan-hukukçulardan bahsedilen HUKUK düzenimizi yeniden yerleştirmeye çalışıyoruz...
· Atamızın kanla, irfanla tesis ettiği Cumhuriyet değerlerimizi korumak için; Atatürk Cumhuriyeti'nin çocuklarını yetiştirmek için çalışıyoruz...
· Son yıllarda ayaklar altında ezilmek istenen ulusal onurumuzu ve itibarımızı geri kazanmak için çalışıyoruz...
· Gözbebeğimiz olan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin; gaflet, delalet ve hatta hiyanet içinde bulunanlarca yıpratılmasına engel olmak için çalışıyoruz...
· Anayasayı sivilleştirme kisvesi altında laikliğin ve Kemalizm'in içinin boşaltılmasını, tasfiye edilmesini engellemeye çalışıyoruz.

Aşikârdır ki önümüzde aşmamız gereken zor günler var. Birlik ve beraberlikle, hep birlikte çalışarak bu zor günlerin üstesinden geleceğiz.

BAŞARACAĞIZ...
ÇÜNKÜ BİZ MUSTAFA KEMAL GENÇLİĞİYİZ.

Platformumuza katılarak yeni bir heyecanla oluşan ve sürekli büyümekte olan bu gönüllü halk hareketi tüm vatandaşlarımızı kucaklamaktadır.

Platforma üye olmak isteyenler
okyals@yahoo.com adresinden benimle irtibata geçebilirler.

Saygılarımla,
Sadun OKYALTIRIK
Cumhuriyet İçin İletişim Platformu – Istanbul
http://www.cumhuriyeticin.com/

YERLERİ ve GÖKLERİ YARATAN, TÜM ÂLEMLERİN SAHİBİ YÜCE TANRIM!

Haksız ve hukuksuz bir şekilde hapse atılan tüm yurtsever aydınların, eşleri, çocukları, kardeşleri, anne ve babaları ile birlikte içine düşürüldükleri bu büyük haksızlığı ve mağduriyeti Sen görüyorsun! Değil bir saat, ya da bir gün; haftalarca, hatta aylarca – yıllarca hapislerde tutulan, vatan ve millet sevgisinden, ülkemizin yararına çalışmaktan başka hiçbir düşüncesi bulunmayan, hiçbir suça karışmadıkları ve hiçbir suça ortak olmadıkları halde kendilerine “terörist” suçlamasında bulunulan, ben ve tesadüfen kader ortağı olduğum tüm değerli Türk vatanseverlerine sabır ve çektirilen eziyetlere dayanma azmi ver!

Tanrım, Sen mazlumu görür ve korursun... Zâlim olup da, mazlummuş gibi davrananları da bilirsin Büyük Allah’ım... Biz gerçek mazlumlar adına sana her gece ettiğim bu duaları ve Sana yakarışlarımı duy Ya Rabbim! Bu esaret günlerimde bensiz kalan eşimi ve çocuklarımı koru, onlara yardım et! Benim ve çocuklarımın alınlarımıza kara leke çalınmasına müsaade etme! Benimle birlikte diğer kader arkadaşlarımın, özellikle ülkemizin ihtiyacı olduğuna yürekten inandığım Tuncay Özkan Bey’in ve ülkemizin üzerinden yüce adaletini esirgeme Allah’ım... Çocuklarımızın, eşlerimizin, kardeşlerimizin, analarımızın, babalarımızın yüzlerini soldurma...

Bizleri ve güzel ülkemizi kötüyle, zalimle, hâinle karşılaştırarak terbiye etme Tanrım! Türkiyemiz aleyhinde karanlığa hizmet edenlere göz açtırma Allah’ım, onların karanlık planlarını ayaklarına dolaştır... Vatanımıza ve milletimize hıyânet içinde olan kötü niyetli kişilerle mücadele edebilecek gücü, aklı, azmi ve sabrı bizlerden esirgeme ve daim kıl Ya Rabbim! Bizler, Senin ışığından ve Türk Ulusu’nun aydınlığından yana olan insanlarız ve bunun için çalışıyoruz... Bizlere, ülkemiz için yapmak istediğimiz tüm güzel şeyleri yapma imkânı ve kudreti ver Yüce Tanrım! Ulusal birliğimizi, bütünlüğümüzü bâki kıl; tüm yurtseverlerin birleşmesini, bütünleşmesini sağla...

Ey Büyük Allah’ım! Senin her şeye gücün yeter... Türkiyemiz’e iyilikler, güzellikler; çocuklarımıza aydınlık bir gelecek nasip et. Yarınlarımızda bugünlerimizi aratma Tanrım.

Allah’ım, dürüst ve adil hukukçularımıza yardım et. Karanlığın onları tutsak almasına izin verme ve aydınlık taraftaki yargıçlarımızdan sağduyuyu ve cesaret duygusunu esirgeme!

Bu esaret günlerimizde bizlere ve ailelerimize verdiğin azim, sabır ve dayanma gücü için sana şükürler olsun, Ya Rabbim...

HAZİRAN 2009 - Silivri, Istanbul