Ülke gündeminin en önemli konusunu yeni anayasa çalışmaları oluşturuyor. İktidardaki siyasi partinin, son seçimlerden önce teşkil ettiği bir kurula, yeni bir anayasa hazırlanması için sipariş verdiğini öğreniyoruz. Bu kurul da, siyasi partinin siparişi verirken sıraladığı isteklerini kapsayacak şekilde bir anayasa taslağı hazırlamış. Önce anayasa parça parça kamuoyuna sızdırılarak tepkiler ölçüldü. Mevcut anayasa kötülenerek toplum yeni anayasaya alıştırılmaya çalışıldı. Bu taslak, siyasi partinin yetkili organları içinde görüşüldükten sonra da nihai kararını vermek üzere siparişi veren siyasi parti liderinin görüş ve onayına sunuldu. Şimdi bu taslak çeşitli kurumların ve meclisteki diğer partilerin görüşüne sunuluyor. Daha sonra taslağa son şekli verilecek ve TBMM’nin ilgili bölümlerinde görüşüldükten sonra, diğer partilerden destek gelmese dahi siparişi veren partinin oyları ile kabul edilecek. Daha sonra da hak oyuna sunulacak, bilinen yöntemler uygulanarak görsel ve yazılı basın yolu ile halkın beyni yıkanacak, buradan da kabul oyu alınacak ve bu anayasa Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasası olacak.
Yeni bir anayasaya ihtiyaç var mıydı? Bu düşünce neden ülkenin gündemine çok acil bir durummuş gibi getirildi? Mevcut anayasadan kimin şikâyeti vardı? Bunu isteyenler ve destekleyenler ne yapmak istiyor? Önce bu soruların cevaplarını aramaya çalışalım.
Bu düşünce sokaktaki sade vatandaşın değildir. Onun anayasadan bir şikâyeti olduğunu kimse söyleyemez. Bu düşünce, iktidardaki konumunu daha da güçlü hale getirerek, demokrasiyi bir araç olarak kullanıp, benimsediği İslami yaşam tarzını ülkenin yaşam tarzı haline getirmek isteyenler tarafından gündeme getirilmiştir. Dini duyguları istismar ederek aldığı oyların sahiplerinden belirli bir kısmını ve aynı zamanda kendilerini tatmin etmek maksadıyla laik sistemin kendi anlayışlarına uygun, özünden uzak hale getirilmesi isteyenler tarafından gündeme getirilmiştir. İktidarını uluslararası güvence altına almak maksadıyla, özellikle AB’nin istekleri doğrultusunda hareket etmek arzusunda olanlar tarafından gündeme getirilmiştir.
AB, küreselleşmenin sloganları olan demokrasi, insan hakları ve hürriyetlerin, hiçbir sınırlamaya tabi olmadan uygulanmasını istediğinden, anayasamızda bu yönde değişiklikler yapılmasını talep etmiştir. Çünkü AB, güçlü, ulus devlet yapısını muhafaza eden bir Türkiye arzu etmemektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü AB’nin istediği bir şey değildir. Ülkenin bölünmesinin önünü açarak parçalara ayrılması, federatif bir yapı içinde bulunması istenmektedir. Laikliğin sulandırılması da, ılımlı İslam anlayışı çerçevesinde zararsız İslam olarak görülmesi ve diğer Müslüman ülkelere de örnek olabilir düşüncesi ile arzu edilmektedir. Bu anayasa değişikliklerinin, hatta değişiklikten de öte yeni bir anayasa isteğinin, bir noktada AB’ye yaranmak için ve ondan aferin almak için yapıldığını söylemek mümkündür. Bunu, hazırlanan taslağın, yani Türkiye Cumhuriyeti yeni Anayasası’nın daha kendi insanımıza ve kurumlarımıza açıklanmadan önce Türkiye’ye gelen AB heyetine ve daha sonra da yerinde AB yetkililerine sunulmasından anlıyoruz.
ABD açısından da durumun pek farklı olduğu söylenemez. Onun için önemli olan laiklik, bütünlük ve ulus-devlet gibi değerler değil, kendisine itaat edecek yönetimler ile çalışmaktır. Ilımlı İslam onun da tercihidir. Bu nedenle AB ile birlikte Türkiye’deki mevcut yönetimi desteklemektedir. Anayasa değişikliğini ABD de arzu etmektedir.
Bu anayasa ile Türkiye Cumhuriyeti’nin dönüşümünün önünün açılacağı hesaplanmakta, AB ve ABD başta olmak üzere dış güçlerin yanında buna destek olan dış basın tarafından da sürekli gündemde tutulmaktadır. Bu değişim ve dönüşümü gerçekleştirme çabasında olan Türkiye’deki mevcut iktidar, yüzde doksanı kontrolünde olan Türk medyası tarafından desteklenmekte ve hatta medya, bu sürecin psikolojik propaganda aracı olarak kullanılmaktadır.
Ayrıca, Atatürk ilkeleri ile bağdaşmayan küreselci, aşırı liberal, aşırı sol, ikinci cumhuriyetçi, bölücü, mevcut rejimle ve sistemle barışık olmayan, çeşitli nedenlerle geçmişte kendi aleyhlerinde oluşmuş hadiselerden dolayı mevcut rejimden ve düzenden intikam alma hırsında olanlar da bu anayasanın değişmesini arzu etmektedir.
Anayasanın ideolojisi olmaz, anayasa yansız olmalı diyenler, Kemalizm’in, yani Atatürkçü düşünce sisteminin yok edilmesini arzu etmekte, Atatürk’ün resimlerinin dahi resmi kuruluşlardan kaldırılmasını isteyenler ile aynı düşünceyi taşımaktadır. Dinciliğin yanında bölücülüğün önünü açmak isteyenler de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, anayasada yapacakları değişikliklerle bütünlüğü, milli birliği ve güvenliği sağlayan silahlarından arındırarak savunmasız bırakmak istemektedir. Bu düşüncede olanlar, mevcut anayasada nerede Atatürk Milliyetçiliği, Atatürk ilke ve inkılâpları, laiklik anlayışı, devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü ve bunları destekleyen konu varsa çıkarıp, yerine ya bir şey koymamakta ya da bunların aleyhine olan hususları yerleştirmektedir. Din bezirgânlığı yapanlarla, menfaat karşılığı saf değiştiren eski Marksistler, sistemin ve rejimin değiştirilmesi, Atatürk Milliyetçiliği’nin yok edilmesi hedefinde birleşmektedirler. Yapılan anayasa, Türkiye Cumhuriyeti’nin değil de hiçbir tehdide maruz kalmayan, Avrupa’nın ortasında veya aydaki bir ülkenin anayasası gibi değerlendirilmektedir. Türk halkı yanıltılmaktadır. Hazırlanan bu taslak, yansız, tarafsız değil, aksine dincilerden ve bölücülerden yanadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hangi güçlükleri aşarak ve nasıl kurulduğunu dikkate almayan, ülkede gerçekleştirilen Atatürk Devrimlerini görmemezlikten gelen, cumhuriyetin kazanımlarını yok eden, bugüne kadar karşılaşılan ve gelecekte karşılaşabilecek olan sorunlara çare olamayan bir anayasa Türkiye Cumhuriyeti Anayasası olamaz. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ideolojisi olur.
Kendi düşüncelerinin gerçekleşmesinin önünde Türk Silahlı Kuvvetlerini (TSK) engel olarak gören ve bu nedenle askerin itibarının, halkın ona karşı olan sevgisinin ve etkinliğinin yok edilmesini isteyenler de anayasanın değişmesini istemektedirler. Bu nedenle 12 Eylül müdahalesi aleyhinde yoğun bir propaganda faaliyetine girişerek bu yoldan TSK’nın prestijini sarsmayı hedeflemektedirler. Anayasa’nın değiştirilme gerekçesi esas olarak, mevcut anayasanın bu müdahalenin bir ürünü olduğu, önceki anayasaların da askerler tarafından hazırlandığı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın artık siviller tarafından hazırlanması zamanının geldiği görüşüne dayandırılmaktadır. Hazırladıkları anayasanın asker karşıtı olarak sivil olduğunu söylemektedirler.
Sivil toplum, sivil toplum örgütleri, sivil anayasa gibi tabirlere baktığımızda bunların İngilizce kelime olan “civil” ve Türkçe sözlük anlamı “uygar, medeni, çağdaş” olarak karşılığını bulan kelimeden geldiğini görmekteyiz. Yoksa sivil kelimesi, bazı kesimlerin anlamak, anlatmak ve göstermek istediği gibi asker karşıtlığı değildir. Bu anayasa askerler tarafından değil, 1980 askeri müdahalesinden sonra oluşturulan Danışma Meclisi tarafından hazırlanmıştır. Anayasa’nın hazırlanmasında başta bu konuda tecrübeli ve söz sahibi anayasa profesörleri olmak üzere diğer bilim adamları görev almıştır. Diğer taraftan bu grup, çalışmalarını son derece ayrıntılı, bilimsel ve ülke ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yapmıştır. Ülkenin bulunduğu jeopolitik konum ve karşı karşıya kaldığı tehlikeler göz önünde tutularak, bir daha 1980 öncesi kaos ortamına sürüklenilmemesi konusunda hassas davranılmıştır. Ülkenin varlığı, bütünlüğü ve güvenliği için gerekli tedbirleri içeren ve aynı zamanda ülkenin refahı ve vatandaşın saadetini gözeten bir anlayış içinde olunmuştur. Atatürk Milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları rehber olarak alınmıştır. Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti anlayışı anayasanın bütününde gözetilmiştir. Mevcut anayasa, yeni anayasanın hazırlanmasından çok daha demokratik bir süreç geçirmiştir.
Yeni anayasayı hazırlayan heyet başkanının “Türk Anayasa Hukuku” isimli kitabında Atatürk ilke ve inkılâpları ve laiklik konusundaki açıklamalarının ülke gerçekleri ile son derece uyum içinde ve müspet düşünce ürünü olduğunu görmekteyiz. Ancak yeni taslağın bu düşünceyi yansıtmamasının, aksine bu düşünceleri yok etmeyi hedeflemesinin, yeni anayasanın ülke gerçeklerini gözeten, bilimsel bir çalışma olmadığını ve tamamen sipariş üzerine hazırlandığını, müşterinin isteklerine cevap veren “müşteri odaklı” bir çalışma olduğunu göstermektedir.
Anayasada yapılmak istenen değişikliklerden birkaç önemli konuya baktığımızda bunlardan birinin Cumhurbaşkanı’nın yetkilerinin kısıtlanması olduğunu görmekteyiz. Anayasamıza göre Cumhurbaşkanı, birleştiren, bütünleştiren, iç siyasetin dışında ve demokratik parlamenter sistemin ve rejimin sigortası konumundadır. Bu görevini özellikle usulü çerçevesinde, kanunları anayasaya uygunluğunu denetleme, tetkik ederek onaylama veya iade etme, referanduma sunma, anayasa mahkemesi üyelerini seçme, ayrıca üst yargı organlarını atama, rektör atama gibi önemli icraatlarla yerine getirmektedir. Bu nedenle siyaset dışından gelmesi veya siyasetten arınarak tarafsız bir tutumda olma yeteneğine sahip olması, Atatürk Milliyetçiliğini, ilke ve inkılâplarını özde benimsemiş, Türkiye Cumhuriyetini içeride ve dışarıda çağdaş bir anlayışla, çevresindekilerle birlikte temsil yeteneğinde ve görünümde olması önem arz etmektedir. Yetkilerinin kısıtlanması, bu düşünceleri benimsemeyen çevreler tarafından arzu edilmekte, böylece kendi diledikleri şekilde atamalar yapma, arzu ettikleri yaşam tarzı ve sistemin önünü açmak istemektedirler. Ancak anayasal anlayışa özde sahip olmayan ve yukarıdaki nitelikleri taşımayan bir cumhurbaşkanının siyaset yolu ile bu makama gelmesi ve geldiği kesimin görüşüne göre hareket etmesi de rejim açısından tehlike göstereceğinden, yetki konusunun bu açıdan da değerlendirilmesinde fayda görülmektedir. Ayrıca cumhurbaşkanının meclis yerine halk tarafından seçilmesi de cumhurbaşkanının konumunu siyasileştirecektir. Bu durum da parlamenter demokratik sistemle bağdaşmamaktadır. Bu yöntemin ancak başkanlık veya yarı başkanlık sistemlerine uygun olduğu değerlendirilmektedir.
Bir diğer konu, Yüksek Askeri Şura’nın (YAŞ) ihraç ile ilgili kararlarının yargı denetimine açılmasıdır. İrtica, ülkemizin karşı karşıya bulunduğu ve Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde de yer alan bir tehdittir. Bu tehdide karşı son derece hassas olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içinde de bu konuda faaliyet gösteren personele rastlamak mümkündür. Bu düşüncedeki personelin ihracı yönündeki kararlar konusunda yargı yolunun açılması istenmektedir. Böyle bir yaklaşımın; icrayı geciktirebileceği, ülke menfaati gereği gizli tutulması gereken bazı konuların açığa çıkmasına sebep olacağı ve disiplini bozacağı düşüncesi ile uygun olmadığı değerlendirilmektedir. Ayrıca bu kararın doğrudan YAŞ’da oluşturulmadığı, kararın en ast komutanlıktan itibaren belgelerle ve kanaatlerle oluşturularak, üste doğru her kademedeki komutanlıkça incelenerek ve kıymetlendirilerek YAŞ’ın takdirine sunulduğu gerçeği de göz önünde tutulmalıdır. Bu konuda yargı yolunun açılması isteyenlerin, laiklik ilkesi ile sıkıntıları olacağı gibi, TSK’nın disiplinli yapısını bozarak kendi düşüncelerinin önünü açmak niyetinde olabilecekleri de dikkate alınmalıdır.
Önemli konulardan biri de, YÖK’ün kaldırılması veya etkisizleştirilmesidir. Üniversite ve diğer yüksek öğrenim kurumlarının, laiklikten uzaklaşması ve bazı çevrelerin görüşlerine uygun hale getirilmesi maksadıyla böyle bir uygulamaya gidilmek istendiği değerlendirilmektedir. Ancak bu konu, samimi bazı ihtiyaçlar için YÖK kanununda değişiklik yapılamayacağı anlamını taşımamalıdır.
Üzerinde şüpheler yaratan bir konu da, genel olarak düşünce, ifade, din ve inanç özgürlüğü alanının genişletilmesi, tarikatlara, cemaatlere ve bunun gibi oluşumlara imkân yaratılmasıdır. Mevcut anayasa, devrim kanunlarını, laikliği ve ülke menfaatlerini korumak maksadıyla bazı düzenlemeler yapmış ve bu husus, kanunlarla da açıklığa kavuşturulmuştur. Yapılması istenen değişiklikler ülkenin varlığı, bütünlüğü, güvenliği, laik ve demokratik yapısı ve Atatürk devrimleri ile çatışmamalıdır. 301. maddenin kaldırılmasına olanak sağlamamalıdır. Ayrıca temel hak ve hürriyetlerden eğitim ve öğrenim hakkında da üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasına ilişkin düzenlemelerin yapıldığı da görülmektedir. Bunun da ne kadar maksatlı olduğu aşikârdır.
Bir diğer önemli konu da, anayasa mahkemesinin yapısının değiştirilmesidir. Mevcudunun arttırılması, bir kısım üyelerinin meclis tarafından seçilmesi, cumhurbaşkanının üye atama yetkisinin kaldırılması gibi değişiklikler istenmektedir. Ancak cumhurbaşkanının, yukarıda cumhurbaşkanlığı konusunda zikredilen özellikleri taşıması da önemlidir. Anayasa mahkemesi yasaların ve icraatın uygunluğunu denetleyen en üst yargı organıdır. Üyesini yasama seçerse bu organ siyasileşir, denetleme özelliğini kaybeder. Parti diktatoryasını önleme, rejimi muhafaza özelliği zayıflar. Mevcut statükosunun devam ettirilmesi ülkenin geleceğinin teminatıdır. Ayrıca yapılan taslakta, yargının bağımsızlığı mutlaka korunmalı, siyasileşmesine imkân tanınmamalıdır.
Konulardan biri de, Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) anayasal kurul olmaktan çıkarılıp kanunla düzenlenmesidir. MGK’nın ve özellikle MGK Genel Sekreterliği’nin yapısı ve işleyişi zaten bozulmuş, yeri doldurulamayacak bir konuma getirilmiştir. MGK, ülkenin güvenliğinde önemli rol oynayan bir kurumdur. Anayasa’dan çıkarılması, güvenliğin bir anayasa konusu olmaktan çıkarılması anlamını taşır. Ayrıca J.Gn.K.nın bu kuruldan çıkarılması ise tamamen maksatlı bir yaklaşım olarak kıymetlendirilmektedir. İç güvenlikte etkin görev alan, kara ve hava kuvvetleri ile adeta iç içe bir düzende güvenlik görevlerini yürüten, seferde de Gnkur. Bşk.lığının emrine girecek olan bir kuvvetin komutanının, kurulda İçişleri Bakanının olması nedeniyle ihtiyaç olmadığını söylemek gerçeklerle bağdaşmamaktadır. O zaman başbakan var diye yardımcılarına da gerek olmadığı sonucu ortaya çıkabilir. Diğer taraftan kurulda Gnkur.Bşk. var diye diğer kuvvet komutanlarına da ihtiyaç yok denebilir. Ancak şimdilik bununla yetinip, ona da sıra geleceği şimdilik ifade dilemediğinden J.Gn.K.nın kuruldan çıkarılması ile yetinildiği anlaşılmaktadır. Böyle bir yaklaşımın, MGK’yı amaçlarının önünde engel olarak görenlerin bir arzusu niteliğinde olduğu değerlendirilmektedir.
En önemli konu da, Atatürk İlke ve İnkılâplarının anayasada yer almamasıdır. Anayasanın başlangıç bölümünün anayasa metnine dahil edilmemesidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, ülkemizin bugünkü çağdaşlığa ulaşmasının ve çağdaş olarak yaşama mücadelesini verebilmesinin temeli, rejimin garantisi ve geleceğimizin teminatı olan ilke ve devrimlerden vazgeçmenin, ne anlama geleceğini aklıselim sahibi olan herkes anlar. Bunları sadece siyasi bir partinin simgesi, ideolojisi ve politikası olarak görmek, konuyu sadece saptırmak isteyenlerin görüşüdür. Atatürk Milliyetçiliği ve onunla özdeşleşmiş olan ilkelerin geçerliliği, önemini her zamankinden çok daha fazla korumaktadır. Bu ilkelerden devrimcilik, daima yenilenmeyi ve çağdaşlaşmayı hedeflemektedir. Bu çağdaşlaşmanın, ilkeleri anayasadan çıkartmak gibi bir düşünce olarak gösterilmeye çalışılması, samimi olmayıp, art niyetli bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. Bu devirde devletçilik mi kaldı? Ekonomi bir siyasi yaklaşımdır, anayasada yer alamaz, modası geçmiş bir ilkedir diyenler, devletçilik anlayışının bir amaç değil bir araç olduğunu, özel teşebbüsün yapmadığı veya yapamadığı, ayrıca kamu hizmeti açısından sosyal bir yaklaşımla devlet tarafından yapılması zaruri girişimleri kapsadığını kavrayamamış olanlardır. Bu ilke ne geçmişte, ne de şimdi özel teşebbüse karşı anlamda olmamıştır ve gelecekte de olmayacaktır.
Yukarıda verilen örnekler genel anlamdadır. Taslak, iktidardaki partinin lideri tarafından son şekli verilerek kamuoyunun, sivil toplum örgütlerinin ve siyasi partilerin görüşüne sunulacak ve yapılacak değerlendirmelerden sonra son şekli verilerek meclise sevk edilecektir. Halen yapılacak değişiklikler ile ilgili toplumun ve hassas kurumların tepkileri sınanmaktadır. Gelişmelere göre pozisyon alınacaktır. Ancak meclise sevk edildikten sonra halk oylaması dahil, bir daha geri gelmesi, başlangıçta da belirttiğim üzere oldukça zordur. Bu nedenle bu anayasa, türban konusunu çözmek, laikliğin içinin boşaltılmasına imkân sağlamak, dil birliğini bozmak, yargıyı siyasileştirmek, milletin birliğini, bütünlüğünü, üniter yapısını bozmak, Atatürk ilke ve inkılâplarını ortadan kaldırmak amacını taşımamalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında da uzun yıllar içinde, değişen dünya ve ülke koşullarına göre bir takım değişiklik ve uyum ihtiyaçları ortaya çıkabilir. Yapılan değişikliklerin uyumunu sağlamak için bir redaksiyon çalışması yapılabilir. Nitekim 1982 anayasasının 83 yerinde değişiklik olmuştur. Ancak yapılacak yeni düzenlemeler hiçbir zaman Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesine, varlığına, bütünlüğüne, güvenlik içinde olmasına, Atatürk Milliyetçiliği anlayışına, Atatürk İlke ve İnkılâplarına, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti anlayışına aykırı olamaz ve anayasanın değiştirilmesi teklif edilemeyecek maddeleri ile tezat teşkil edemez. Bunun dışında ihtiyaç olduğu ileri sürülerek yapılması teklif edilecek ve bu maksatla tartışmaya açılacak hususların; samimiyetten uzak, ülke menfaatleri ile bağdaşmayan, rejimden ve sistemden çeşitli düşüncelerle intikam almak, rövanş almak veya bunları bozarak başka amaçlara hizmet etmekten başka bir maksadının olamayacağının bilinmesinde yarar görülmektedir. Yapılmasına ihtiyaç duyulacak değişikliklerin taslak olarak, meclis içinden dengeli olarak seçilecek veya dışarıdan oluşturulacak, bilim adamları ile takviyeli, “kurucu meclis” veya “danışma meclisi” gibi çalışacak bir heyet tarafından hazırlanmasının daha uygun olacağı düşünülmektedir. Anayasa değişiklik süreci bu yöntemle devam ettiği taktirde yeni anayasa siyasi bir partinin anayasası olmaktan öteye gidemeyecek, sürekli rahatsızlık kaynağı olacak ve ülkeyi bunalımlara, dolayısı ile de yeni arayışlara doğru sürükleyebilecektir. Anayasaların sık sık değiştirilmesi de ülkelerin ciddiyeti ile bağdaşmamaktadır.
Özellikle son zamanlarda sol görüşlü olmasına rağmen, arzularına kendi kulvarlarında ulaşamayacağını anlayanlar, saf değiştirerek iktidar olacakların yanında yer alıp, arzularını bu yolla gerçekleştirmeyi hedeflemişlerdir. Üstelik aydın olarak nitelendirilen, içlerinde basın mensupları ve siyasetçilerin de bulunduğu bu kesim, sisteme, rejime, Atatürk ilkeleri ile bütünleşmiş Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve milletine zarar vermeye devam etmektedir. Devleti ve milleti ayakta tutan değerleri, “ezber bozmak” sloganları ile tahrip etmeye çalışmaktadırlar. Anayasa’nın değişmesi teklif edilemeyecek maddelerini dahi sorgulayabilmektedirler. Başta anayasa olmak üzere devrim yasaları çiğnenmektedir. Hiçbir rejim, kendisini ortadan kaldırmaya yönelik girişimlere izin veremez. Laik cumhuriyete, ulus devlete, ulusun bütünlüğüne kasteden girişimler, özgürlük adına yaşama geçirilemez. Atatürk devrimleri, onun özünden ve ilkelerinden ödün vererek yaşatılamaz.
Devletin varlığına, rejimin yozlaştırılmasına, çağdaş ve laik sosyal hukuk devletinin yok edilmesine, Atatürk ilke ve devrimlerine yönelik fiili davranış ve eylemlere karşı çıkmak, devletin kuruluş ve yaşam felsefesini savunmak, siyaset yapmak değildir. Türk Devleti’nin varlığını sürdürmesi, devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmez bütünlüğünün sağlanması ve her türlü saldırıya karşı korunması, ulusu oluşturan her bir ferdin olduğu kadar, anayasal bütün kurum ve kuruluşların görevidir. Bundan kaçınılması sorumluluk getirir. Bu gerçeğin demokrasi adına saptırılmaya çalışılması kabul edilemez. Demokrasinin bu kesim tarafından kendi yıkıcı, tahrip edici ve bölücü amaçları için bir vasıta olarak kullanmasına müsaade edilemez.
Bu düşünceye paralel olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de kendisine yasalarla verilmiş “Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumak” vazifesi bulunmaktadır. Yapılan ve yapılması arzu edilen diğer değişikliklerle belgeler üzerinden alınmaya çalışılan bu vazifenin, düşünce ve anlayış olarak ortadan kaldırılamayacağını değerlendirmekteyim. Diğer taraftan, TSK’nın anayasamızın özünü savunmak maksadıyla yaptığı sözlü, yazılı ve tavırlarla ortaya koyduğu davranışların da siyaset olarak nitelendirilmemesi gerektiğini düşünmekteyim. Demokrasinin karşısında TSK’yı bir korku unsuru olarak göstermenin de, yanlış bir yaklaşım olduğunu kıymetlendirmekteyim. Bugüne kadar olan askeri müdahaleleri de kendi şartları içinde mütalaa etmek, onları yanlış algılayıp, rejim ve sistem değişikliğine kadar yol açacak bir anayasa değişikliğinin gerekçesi olarak göstermemek gerekir. TSK demokratik düzenin devam etmesini arzu eden, demokrasiyi koruyan bir müessese olduğunu her zaman göstermiştir. Ancak TSK’nın, ülkemizde demokrasinin korunması ve devam etmesi için laiklik ilkesinin mutlak olarak uygulanması gerektiğini, cumhuriyetin temel ilkelerinden vazgeçilmeyeceğini ve ülke güvenliğinden taviz verilemeyeceğini benimseyen ve bunu gerektiğinde ifade eden bir yapıya ve düşünceye sahip olduğu da görülmektedir. Bu nedenle hem dış güçlerin, dış basının, hem de içeride kendi emellerinin önünde engel olarak görenlerin ve bunlarla işbirliği içinde olan yerli basının hedefi durumundadır.
Aynı şekilde yargının ve üniversitelerin bu yöndeki davranışları da siyaset yapma kapsamında görülmemelidir. Anayasa’yı ve cumhuriyetin ilkelerini savunmak siyaset yapmak değildir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulunan milletvekillerinin de, ülkenin varlığına, bütünlüğüne, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti anlayışına, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve anayasaya sadakatleri konusunda Yüce Türk Milleti önünde namusları üzerine ant içtiklerini hiçbir zaman unutmamaları gerekir.
E.Tümgeneral Armağan KULOĞLU[ 19 Eylül 2007 ]