Bugün Türkiye, ne yazık ki, tarihte emsali görülmemiş bir kuşatma altında. Nice şehitler vererek, nice özverilerle kurulmuş Cumhuriyetimiz, bugün, iç ve dış tehditlerin altında varolma mücadelesi veriyor. En acısı, dış tehditlerin iç unsurlarca destekleniyor olması. Bu iç unsurların hiçbir cezaya çarptırılmaması nedeniyle vatana ihanet hiç bu kadar ucuz olmamıştı. Kimileri tepki gösteriyor bu “vatana ihanet” lafına. “Yükselen ulusalcı akımın da etkisiyle pek de sık telaffuz edilir oldu” diyorlar. Bir tarafta İslamist politikalar, diğer tarafta AB ve ABD destekli PKK terörü, başka bir tarafa bakıyorsunuz; küreselleşmenin gereği olduğu söylenen, ama aslında emperyalizmin ürünü olan ve içeride de oligarşinin desteklediği yabancı sermaye... Hem topraklarımızın fillen satılması suretiyle, hem de bankacılık ve finans sektörümüzün, fabrikalarımızın, iletişim sektörünün, akaryakıt sektörünün yabancılara peşkeş çekilmesiyle hızla kaybettiğimiz milli varlıklarımız... Bunların yok pahasına satışından elde edilen kaynaklarla ülkeye tek bir çivi bile çakılmadı, hiçbir yatırım yapılmadı. Bu yüzden işsizlik aldı yürüdü. AB mallarının ithalatında herhangi bir kısıtlama bulunmazken, bizim TIR’larımıza AB tarafından kota uygulanmaktadır. Türkiye’nin AB’ye ihracatındaki kotalar yetmezmiş gibi, aynı zamanda üçüncü ülkelerle yapılan dış ticarete de kısıtlamalar söz konusudur. AB’ye girebilmek uğruna, bunların her türlü dayatmasına boyun eğeceksiniz... Böyle bir iktidar anlayışı olamaz!
Gazete arşivleri açılıp da Recep Tayyip Erdoğan’ın son 12 yıldır söyledikleri ortaya dökülürse, ülkeyi hangi zihniyetin yönettiği çok net biçimde anlaşılacaktır. İktidara gelmeden hemen öncesine kadar “biz değiştik” diyenler, iktidara geldikten sonra “İslami görüşler değişmez” diyerek kadrolaşmanın en uç örneklerini temsil etmektedirler. AKP iktidarının kadrolaşmasının en tehlikeli boyutu Türkiye’deki laik düzeni tehdit etmesidir. Kamu kuruluşlarına 20 binden fazla laiklik ve Atatürkçülük karşıtı insan yerleştirmişlerdir.
Hatırlarsanız; Abdullah Gül’ün eşi Hayrinüsa Gül, türban nedeniyle Türkiye’yi AİHM’ye şikâyet etmiş ve Kasım 2002'de AKP iktidara gelip de Abdullah Gül başbakan olunca bu şikâyetini geri almıştı. Konu ve sebep her ne olursa olsun, kendi ülkesini yabancı bir hukuk merciine şikâyet edebilen zihniyet vatanperverlikle hiçbir şekilde bağdaşamaz. Bu tavır içine girenlerin de vatanperver duygular içinde olduğundan şüphe edilmelidir.
Aradan geçen yılları takiben AİHM’nin türban konusunda aldığı bir karara Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Sana mı kaldı türban konusunda karar vermek? Bu ulemanın işidir. Ulema ne diyorsa o olur” şeklinde çıkışmıştır. Laik Türkiye Cumhuriyeti’nde ulema ne diyorsa o olacak, öyle mi?!
Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, Abdullah Gül ve diğerleri... Bunlar Türkiye’yi temsil eden insanlar... Biri gidiyor Almanya Başbakanı’na “sen ne kadar maaş alıyorsun? Ben aldığım maaşla geçinemiyorum” diyor, Airbus ihalesinde açıkça rüşvet olarak otobüs istiyor, ABD gezisinde “ABD’de özgürlük anlayışı var ama benim ülkemde yok” diyerek ülkesini Amerikalılara şikâyet ediyor; diğeri resmi bir ziyaret için bulunduğu Moskova'da Rus yetkililerin yanında Lenin’in müze halindeki mozolesini gezip gezmeyeceğini soranlara "Kendisini ölü görmek çok güzel" yanıtını vererek büyük bir diplomatik gafa imza atıyor. Devlet adamlığı ciddiyet ister istemesine de vermeyince Mâbud, neylesin Dâvud?..
Bülent Arınç’ı da tarih; 23 Nisan resepsiyonu davetiyelerine eşinin adını neden yazdırmadığını soran gazetecilere 14 Nisan 2004’te verdiği cevapla hatırlayacak: “Bunun karşılığı şeyini şey ettiğimin şeyidir. Bunu bana tekrar niye soruyorsunuz?” Aynı Arınç, 16 Nisan 2007’de de yeni seçilecek cumhurbaşkanının sivil ve dindar olması gerektiğini söylemişti. Aynı Recep Tayyip Erdoğan’ın tâ 5 Şubat 1996 tarihli Akit Gazetesi’nde yayımlanan “Cumhurbaşkanı’nın imam hatipli olacağı günler yakındır” sözleri gibi...
Son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Atatürk’ün makamına oturtmayı düşündükleri isimlerin, yıllardan beri süregelen rüyaları olduğu su götürmez bir gerçektir. Türkiye’de ilk kez bir iktidar partisi, devletin tüm kurumları ile kavgalı olmuş ve sistemin tıkanmasına neden olmuştur. Hukukun üstünlüğünün savunulduğu ülkemizde, “bizim her şeyimiz yasal” diyerek şeriat hukukunu adres göstermişlerdir! Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı olan Recep Tayyip Erdoğan, Danıştay’ın türban kararı konusunda: “Efendi sen kim oluyorsun, buna mecelle (şeriat hukuku) karar verir” deme cüretini gösterebilmiştir. Hatırlayacak olursanız, bu söyleminden birkaç hafta sonra, işareti alan şeriatçı bir terörist Danıştay’ı basarak türban kararını veren Danıştay üyelerini silahla taramış ve Danıştay üyesi bir hakimi öldürmüştü. Yine Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmayan yüzlerce atamanın vekaletlerle yürütülmesi konusunda “Biz hukuka aykırı bir şey yapmıyoruz. Mecelle’de (şeriat hukuku) böyle bir kaide var” şeklinde beyanlarda bulunmuşlardır.
AKP iktidarının yapmaya çalıştıklarının “vatana ihanet” dışında başka bir adı varsa, buyrun siz söyleyin. Bunların yaptıklarının yanında, insan, bu ülkede nice idam cezalarının bir hiç uğruna infaz edildiğini düşünmeden edemiyor...
Ülkemizdeki dinci akımın en ürkütücü oyunu, maalesef eğitim üzerinden oynanmaktadır. Fethullah Gülen Cemaati, Süleymancılar gibi çeşitli cemaatler, üniversite adayı başarılı gençleri ve üniversite öğrencilerini, bir tür burs vererek elde etmenin yöntemini bulmuşlar. Bunlar, üniversite gençlerinin sadece eğitim giderlerini karşılamakla kalmıyor, aynı zamanda kalacak yerlerini de ücretsiz ya da çok düşük bir ücret karşılığında temin ediyorlar. Bu amaca özel olarak evler hazırlıyorlar ve okullara kayıt yaptıran gençleri bu yolla cemaatlerine çekiyorlar. Bundan sonrası da zaten malum. Çok az istisna dışında öğrenci yurtları da aynı amaca hizmet edecek şekilde örgütlenmiş durumda. Ülkemizin geleceği olan gençler göz göre göre yitiriliyor. Atatürk ilkelerine ve laik cumhuriyete bağlı, aydın, ilerici gençlik bu yöntemlerle yok edilerek ülkemiz karanlığa doğru sürüklenmek isteniyor.
Bir ülkeyi yok etmenin yolu artık parasal ve stratejik güçten geçmektedir. Eskisi gibi topla, tüfekle, o da olmadı süngüyle, kılıçla yiğitlik olmuyor artık. Ekonomik açıdan güçlü ülkeler, hem parasal imkânlarıyla, hem de, bizim gibi ülkelerin en temel değerleri üzerinde oynadıkları oyunlarla, halkların ulvî duygularını (din sömürüsü) istismar etmekle politik zaferlere imza atma yarışı içindeler.
Emperyalizme ve içerideki destekçilerine karşı koymak, sadece ve sadece milli değerlerimize sahip çıkmakla mümkündür. Laikliğe ve Atatürkçülüğe bağlı kalmak, tüm siyasi uygulamalarda Atatürk ilkeleriyle (Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Devrimcilik) aynı yönde hareket etmek, şu anda ülkemizin içinde bulunduğu işgal ortamının ortadan kaldırılmasını ve her konuda tam bağımsızlık sağlayacak tek yoldur.
Sadun Okyaltırık
CHP Kadıköy İlçe Teşkilatı Üyesi
30 Haziran 2007
0 yorum:
Yorum Gönder